Cahit Mervan: İki Belçikalı kadının Şırnak’tan getirdiği pusula

Duman altı olmuş daracık odada çalan telefonu Baha (Bahattin Karkütük) kaldırdı. Ahizeyi kulağına götürmesiyle bana uzatması bir oldu.

 “En uyuz olduğum şey, tam da bu saatte gelen telefondur” diye söyleniyordu Baha. Haksız da sayılmazdı. 

Canlı yayına çok az bir zaman kala gelen telefon, çalışma temposuna indirilmiş bir balyoz, istenmeden yapılan bir suikast gibiydi. Defalarca, “Çok önemli değilse eğer lütfen bu saatlerde bize telefon bağlamayın. Arayanları not edin, daha sonra biz onları ararız” dememize rağmen resepsiyondaki arkadaşlar inatla telefonları işin en yoğun olduğu saatlerde bağlıyorlardı.  Bu kez de öyle yapmışlardı. 

Baha’nın uzattığı ahizeden kulağıma yansıyan iki cümle, beni daha da çileden çıkarmıştı: “Cahit heval güvenlikten aradılar, acele aşağıya inmeniz gerekiyor” dedikten sonra “Ne için?” diye sormama fırsat kalmadan telefon kapanmıştı. Kim bu iş yoğunluğunda, canlı yayına yarım saat kalmışken televizyonun güvenliğinden beni çağırıyordu?

Akış gözden geçirilecek, yayımlanacak dosyaların son hali netleştirilecek, stüdyo konuğuyla konuşulacak, makyaj olunacak… Son birkaç yüzyılın erkek dünyasının başına bela olan ve hiçbir şeye de yaramayan, ismini Hırvatistan’dan almış üzerimdeki ceket ve gömleğe “uyum” sağlayacak bir kravat takılacak. Ve en son stüdyoda bütün ekibin katılacağı ayaküstü kısa toplantıda hazır olunacaktı. 

Telefon yine çaldı. Baha ile göz göze geldik. Yalvarırcasına el kol hareketleriyle telefona bakmasını istedim. Baha sağ işaret parmağıyla burnunun üstüne düşen gözlüğünü düzeltirken, sol eliyle ahizeyi yine isteksizce kaldırdı. Hiçbir şey demeden bana uzattı, hınzırca bir gülüş ekleyerek… 

Bu kez arayan güvenlikteki arkadaştı. Sesi heyecandan, belki de çaresizlikten sanki bir yerde asılı kalmış gibi konuşuyordu: “Heval Cahit, iki Belçikalı sizi görmek istiyor.” 

“Ne? … Kim?” dememe fırsat kalmadan o da raaak diye telefonu kapattı. Masadaki saat canlı yayına 25 dakika kaldığını gösteriyordu. Hızlı bir şekilde ellerimi klavyeden çektim. Telefonun 231 tuşlarına bastım. Başka zaman defalarca çaldırdığımız halde cevap alamadığımız yer, yani güvenlik, anında cevap verdi. 

Sakin olmaya çalışarak, “Beni kim, neden bekliyor” diye sordum. “Bilemiyorum” dedi ve ekledi: “Heval ben onların ne dediğini anlamıyorum ama ellerinde, küçük bir kağıtta senin ismin yazılı.” 

Herkesin duyacağı şekilde, “Hoppala, bir bu eksikti” dedim, gerisini kendime sakladım. “Aşağıda iki Belçikalı, ismimin yazılı olduğu bir pusula ile güvenlikte beni bekliyor” diyerek herkesi hayrete düşüreceğime, ceketimi kaptığım gibi hızlı adımlarla odadan çıktım. Koridoru geçtim. Asansörün yanına geldiğim zaman durdum. Camdan güvenlik kulübesinin önüne göz ucuyla baktım. Hayatımda hiç görmediğim, yüzleri hiçbir şekilde bana tanıdık gelmeyen biri 60-65 yaşında, diğeri ise 30 yaşlarında, belki daha da genç iki bayanın beklediğini gördüm. 

Artık canlı yayını unutmuştum. Bir an önce bu iki bayanın kim olduğunu ve ellerindeki pusulada ismimin ne işi olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Hızlı adımlarla merdivenleri indim. Kapıyı açtım. İçerinin boğucu havasına karşın dışarıda 2000 yazının son günlerine ait ılık bir hava vardı. Birkaç adım daha attıktan sonra her iki bayanın önünde durdum. 

Elimi dostça uzatarak, Almanca, “Cahit Mervan benim” dedim. Kadınlar, yüzlerindeki gerginlik hissedilir derecede azalmış halde peşpeşe isimlerini söylediler ve kendilerini tanıttılar. Biri Fransızca, diğeriyse Flamanca olarak… 

Flamanca konuşan yaşlı kadına dönerek Almanca bilip bilmediğini sordum. “Evet” anlamında başını salladıktan sonra, “Aslında biz sizi tanımıyoruz ama sizi ziyarete geldik” dedi. “Artık bu kadarı da fazla” diyeceğim anda, yaşlı kadın büyük bir sevecenlikle “Biliyorum anlamsız bir cümle kurdum ama bize birkaç dakikanızı ayırırsanız anlatacağız” dedi. 

Zaman mengenesinde sıkışmış halde ağzımdan, “Kusura bakmayın, canlı yayına gitmem gerekiyor” kelimeleri dökülürken yukardan cama vuran bir arkadaş artık vaktin tükendiğini işaret ediyordu. 

İki bayandan mümkünse bir saat beklemelerini rica ettim. Tereddütsüz kabul ettiler. Onlar kafeteryanın yolunu tutarken ben ise ceketimin cebinden çıkardığım kravatı alelacele bağlayarak boynuma geçirdiğim gibi nefesi stüdyoda aldım. 

Ses düzenini sağlayan arkadaştan geç kaldığım için bayağı bir fırça yedim. 

Vangles’ten arakladığımız Sêla Sor jeneriğinin müziği stüdyoyu doldurunca rejisör arkadaşın “Heval yayına girdik” uyarısını aynı anda kulaklarımda hissettim. 

Jenerik bitti. Kamera yerde, saç gibi şekillendirilmiş ve altında yanan ateş varmış gibi ışıklandırılmış Sêla Sor logosundan yukarıya doğru yükselince, “İyi günler sevgili izleyiciler, Sêla Sor’a hoşgeldiniz. Şimdi Amed’te saat 18:00 ve Sêla Sor başlıyor…” diye açılış yaptım. Bir nefes aralığı kadar kısa bir zamandan sonra o gün programda işleyeceğimiz konuların tanıtımı girdi: 

“Açlık grevleri 58. gününde. Türk Adalet Bakanı çözüm değil katliam peşinde. Devlet terörünün mağdurları konuşuyor. Köyünü yaktılar. Sürgün ettiler. Kürtler adalet istiyor. Filistin-İsrail gerginliği tırmanıyor. Savaş kapıda… En son bu da oldu: Bilgisayar ortamında dinozorlar yaratıldı…” 

Jenerik müziği eşliğinde gür bir sesle okunan bu başlıklar, “Şimdi Sêla Sor zamanı” cümlesiyle noktalandı. 

O gün, her gün olduğu gibi gündem yoğundu. Bize ayrılan süre çok çabuk akmıştı veya bana öyle geliyordu. Haber dosyaları, stüdyo konuğu, telefon bağlantıları derken, rejisör arkadaştan “Heval Cahit süreyi aşıyoruz. Sırada haberler var. Bitirirsen çok iyi olacak” ikazını aldım ve “Bizden bugünlük bu kadar… Yarın akşam Amed’te saat 18’i vuruncaya dek hoşçakalın” diyerek veda ettim. 

Bitiş jeneriği girdikten, ben mix olup ekran dışına çıktıktan sonra ancak kafeteryada bekleyen iki Belçikalı bayanı hatırladım. Alelacele kulaklık ve mikrofonları söktüm, masanın üzerine bıraktım. Stüdyoda olan kameramanlara her zaman olduğu gibi teşekkür ettikten sonra çalışma odasının değil de aşağıdaki kafeteryanın yolunu tuttum.  

Akşam yemekleri saat 18’de verilirdi o zamanlar. Bu nedenle kafeteryada beni tanımadıkları halde ziyarete gelen iki bayan ve onların yanındaki televizyon çalışanı bir arkadaştan başka kimse yoktu. 

Selam verip yan taraftaki masadan bir sandalye çekerek oturdum. Tekrar, beklettiğim için özür diledim. Yaşlı olanın önünde yeşil çay, genç olan bayanın önünde ise kahve vardı. Her ikisine de servis, fincanda yapılmıştı. Benim şaşkınlığımın aksine durumlarından memnun gözüküyorlardı. 

Yaşlı olan söze başladı. İlk önce birlikte geldiği arkadaşının Fransızca, Flamanca ve İngilizce bildiğini söyledi. Yani bende olmayan üç dili biliyordu. Kendisi ise bunlara ek olarak Almanca bildiğini belirtti. Almancası dahi benimkine beş çekerdi. Aksanlı ama son derece kitabi konuşuyordu. “Önemli değil” gibi bir şeyler söyledikten sonra, “Lütfen, sizi dinliyorum” dedim. 

Yaşlı kadın, anlamam için kelimeleri tane tane seçerek, “Biz Liege’den geliyoruz. Orada kalıyoruz. Bundan iki ay öncesine kadar Belçika’da Denderleeuw adında bir kasabanın olduğunu bilmiyorduk; ve bu kasabada bir Kürt televizyonu olduğunu da!” dedi. Arkadaşına bir tebessüm ettikten sonra, “Ta ki Kürdistan’a, Şırnak’a gidene kadar” diye ekledi. 

Yaşlı kadın, bir grup Belçikalıyla birlikte Türkiye ve Kürdistan’a bir gezi yaptıklarını, bu gezi esnasında Şırnak’ta tanıştıkları bir genç sayesinde Denderleeuw kasabasından ve bu kasabada Kürtlerin üzerine titrediği MED TV adlı bir televizyonları olduğundan haberdar olduklarını anlattı:

 “Şırnaklı genç bizim Denderleeuw kasabasını bilmediğimize, biz de onun bir televizyon için bu kadar dil dökmesine şaşıp kaldık. Bu nedenle Şırnaklı üniversite öğrencisi gence Belçika’ya döndüğümüzde televizyonunuzu ziyaret edeceğimize söz verdik” dedi. 

Benim sormama fırsat vermeden, “Ayrıca size ondan selam getirdik” dedi. El yazısıyla “Cahit Mervan û MED TV re slav û rêz” yazılı olan küçük kağıt parçasını bana uzattı. Bu, 20 yıl sonra Kürdistan’dan bana gelen ilk “mektup” olacaktı. 

 Her iki Belçikalı kadını, çay ve kahvelerini içtikten sonra televizyonun yemekhanesine davet ettim, memnunlukla kabul ettiler. Televizyon çalışanlarının meraklı bakışları arasında herkes gibi yemek kuyruğuna girdiler. Büyük bir iştahla yanında yoğurt olan kuru patlıcan ve biber dolmalarını midelerine indirdiler. 

Hem yemek yediler hem de onlarca çalışanın “Hoşgeldiniz” selamını almak için kâh yerlerinden kalktılar, kâh başlarını sallayarak karşılık verdiler. Televizyon stüdyolarını gezdikten sonra küçük, gösterişsiz bir arabayla çekip gitmek için dışarı çıktıklarında genç Belçikalı bayan, iyi düzeyde İngilizce bilen televizyon çalışanı bir arkadaş aracılığıyla bana dönerek, “Biz Avrupa’da televizyonun ne kadar zararlı olduğunu anlatıp duruyoruz. Herhalde dünyada tek zararsız ve gerekli televizyon sizinki olsa gerek” dedi. Yaşlı kadın ise Şırnaklı gençten öğrendiği yarım yamalak birkaç Kürtçe kelimeyle, “Bê MED TV nameşe” diyerek direksiyon başına geçti. Oysa ki MED TV kapatılalı neredeyse 2 yıl oluyordu. Artık o sihirli kutunun yeni adı MEDYA TV idi.   

Kadınlı-erkekli, farklı yaş gruplarından ve Kürdistan’ın farklı parçalarından neredeyse 20 kişi, iki Belçikalı bayanı uğurlamak için dışarı çıkmıştı.   

İçimizde tek günlük tutan Baha’ya, bu “uğurlama töreninden” sonra Şırnak’tan gelen pusulayı “teslim” ettim ve o gün için günlüğüne “Biz çok büyük bir aileyiz” diye yazmasını rica ettim.

Yeni Özgür Politika

Loading...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.