Bir daha Kobanê'de olmak...

>>>

Bir daha Kobanê'de olmak...

KOBANÊ - İki yıl aradan sonra daha önce büyük korkularla geçtiğim, yer yer çömelerek, bir sokaktan bir sokağa geçerken zikzaklar çizerek nefes nefese koştuğum, tek bir ışığın dahi yanmadığı, mermilerin geceyi aydınlattığı Kobanê'de kentin asıl sahipleri tarafından karşılanıyorum. Elektrik direklerine asılı fotoğraflardaki güler yüzler, ömrünün baharında gökyüzüne asılı birer ışık gibi.

Tarih 7 Ekim 2014. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Antep’teki mülteci kampında konuşuyor. "İnşallah bu bayram, evinizden ve yurdunuzdan ayrı geçirdiğiniz son bayram olur" temennisinde bulunuyor mültecilere. Devamında “Bayram Namazı'nı Kobanê’de kılacağız” diyerek 15 Eylül’de kentin güney, batı ve doğusundan Suriye ile Irak ordularından ele geçirdikleri en ağır silah ve tanklarla saldırı başlatan DAİŞ çetelerinin kenti düşürmek üzere olduğunu müjdelercesine, “Şu anda Kobani de düştü düşüyor" diyor. 

Bu konuşmalar yapılırken; Van, Hakkari, Kars, Ağrı, Erzurum, Muş, Bitlis, Siirt, Şırnak, Mardin, Batman, Diyarbakır, Urfa, Adıyaman, Maraş, Bingöl, Elazığ, Dersim, Antep, Adana, İzmir ve İstanbul gibi kentlerden gelen Kürtler ve dostları, Kobanê’nin Türkiye sınırında nöbet tutuyordu. Urfa'nın Suruç sınırında bulunan Boydê, Xinêrk, Tilwerdan, Siwêdê, Edmanik, Mehser, Zehwan, Kazika, Merdsimêl, Musik, Qop, Xerebeşk, Elîzêr, Perepere ve Oxan köylerinde, "düştü düşecek" düşü gerçekleşmesin diye gözlerini sınırın ötesine dikmiş, inanç ve inatla bir bekleyiş vardı. 

Tek bir saat bile sınırı boş bırakmayan halkın, yağmur-çamur, toz fırtınaları demeden bütün müdahalelere rağmen sınırı terk etmeyişine her gazeteci arkadaşım gibi ben de tanıklık ediyorum. Her gün ve her an Kobanê’de bulunanlar aracılığıyla gelişmeleri takip etmemize rağmen sınırdaki halk gibi bizler de Kobanê’de neler olup bittiğini merak ediyoruz. Ta ki 8 Ekim’de haber merkezim tarafından Kobanê’ye geçerek haber takip etmem kararlaştırıldığı güne kadar. 

Gazeteci Ersin Çaksu arkadaşımla Kobanê’ye geçişimiz tam da “Kobani’de sivil kalmadı. 2 bin PYD’li kaldı. Şu anda içeride İŞİD’le savaşıyorlar. Onlar da terörist” denilen günlere denk geldi. Açılan ateş altında, çamur deryasına dönüşmüş fıstık tarlasında düşe kalka sınır tellerini geçerek Tilşeir Tepesi'ne yakın bir noktada, Kobanê’yi terk etmeyen sivil halkın arasında buluyoruz kendimizi.

Kente girdiğimizde neredeyse Mürşitpınar Sınır Kapısı’nı ele geçirecek kadar motive olmuş ve kapının 500 metre yakınlarına kadar sokularak bombalı araçları patlatan DAİŞ, 13 Ekim ile birlikte darbe üstüne darbe alarak ev ev, sokak sokak gerilemeye başladı. Tam 134 gün sonra tarih 26 Ocak 2015’i gösterdiğinde Kaniya Kurdan Tepesi ve Miştenur’da dikilen DAİŞ bayraklarının yerinde artık YPG/YPJ ve kesk û sor û zer (yeşil, kırmızı, sarı) bayrakları dalgalanmaya başladı.

2017 Ocak ayı. 2 yılın ardından bir kez daha Kobanê’ye gidiyorum. Bu kez kaçak değil Qamışlo’dan Amûdê, Serêkaniyê ve Kobanê direnişinde DAİŞ’in geri cephesi konumundaki Girê Spî güzergahında araçla yol alıyorum. Güvenlik için kurulan kimi kontrol noktalarında yapılan rutin işlemlerde Arap savaşçılar, “efu (kusura bakmayın)”, “ela re’sî ela eynî (baş göz üstüne)” kimi noktalarda ise Kürt savaşçılar, aynı anlama gelen “ser seran ser çavan” sözleriyle aracımızın evraklarını kontrol ettikten sonra geçişimize izin veriyor. 

Girê Spî’yi geçtikten sonra, neredeyse her köyde direnişin izleri var. Bu güzergahtan geçen her yolcu gibi bizleri de, Serzorî köyünde telsiz üzerinden arkadaşlarıyla vedalaştıktan sonra son kurşunlarına kadar direnen 13 YPG/YPJ savaşçısının fotoğrafları karşılıyor.

Komutanlarından dinlediğim Serzori direnişçilerini düşünürken, Bênder Xan’dan, Bexdik’e ilerliyoruz. 27 Şubat 2015’te köylerin özgürleştirilmesi hamlesinde bu köyde 11 arkadaşıyla yaşamını yitiren ve gülen gözleriyle hala hafızamda tazeliğini koruyan Mizgin Alan’ı (Nefel) hatırlıyorum. 

Ardında direnişlere sahne olan Xirabnas, Eynbet, Teyri, Til Hacib, Şêran, Helincê güzergahından Miştenur’un kuzeye bakan yamacından Kobanê’ye giriyorum. 

Daha önce büyük korkularla geçtiğim, yer yer çömelerek, bir sokaktan bir sokağa geçerken zikzaklar çizerek nefes nefese koştuğum, tek bir ışığın dahi yanmadığı, mermilerin geceyi aydınlattığı kente girdiğimde, Kobanê’nin asıl sahipleri ile karşılaşıyorum. Kent savaşında hiç göremediğim ancak adını sık sık duyduğum 48’inci Cadde’de elektrik direklerine asılı fotoğraflarda güler yüzleriyle, her biri ömrünün baharında gökyüzüne asılı birer ışık gibi…
Kente ilk kez gelen herkes, ilk iş olarak her bir sokağı, evi, bahçesi, taşı, toprağı direnişle yoğrulan kenti dolaşarak tarihe not düşenlerin izine düşer. Ya o direnişçilerin izdüşümlerini, çektiği her fotoğrafta buğulanan gözünün merceğinden belleğine kaydedenler! İşte zor olanı da bu olsa gerek. 

Neyle karşılaşacağını bilememek, yüzleşmek, hala her bir sokağında yıkıntılar arasında asılı kalan gözlerle karşı karşıya kalmak... 

Geceye kadar Hawar Haber Ajansı’ndaki (ANHA) gazeteci arkadaşlarla sohbet ediyorum. Daha sonra yatağa giriyorum ancak gözlerim tavanda asılı halde sabaha kadar düşünüyorum, o günleri düşlüyorum. 

Sabah beraber geldiğimiz arkadaşlar, kenti dolaşmaya çıkıyor ama direniş noktalarının sözü bile edince kendimi tutamıyorum ve oturduğum yerde akşamı ediyorum. Ertesi gün de cesaretimi toplayamıyorum. Üçüncü gün anca çıkabiliyorum ve yavaş adımlarla ilk defa gördüğüm sokaklardan, savaşın en ağırına tanıklık ettiğim sokak aralarına doğru ayaklarım sürüklüyor beni. Her bir adım beni o günlere götürdüğünden olsa gerek, duygularım karmaşık bir hal alıyor. 

İlk başlarda müze olması kararlaştırıldığı halde daha sonra müze alanı bölgesinden çıkarılan büyük cami civarındaki sokakları arşınlayınca yüreğim kanıyor. Keşke dokunulmasaydı o ayak izlerine, el sürülen duvarlara, umuda ışık olan evler arası deliklere, duvar yazılarına, mermi izlerine, kan kokusuna, saç tellerine, toprağın üzerine düşünce bir göz gibi iz bırakan bir damla tere, su içilen kaba, çatışmalar yoğunlaşınca hep yarım kalan çay bardağına, hiç bitmeyen sigaraya,taş gibi ekmeğe, eriyen namluya ve sevgiliye yazılan iki satır yazıya…

Keşke dokunulmasaydı o masum bakışların gezindiği delik deşik duvarlara, kurşunlardan korunmak için sokak aralarına gerilen gül desenli perdelere, “Bu sokakta yaşam var” demek için tellere asılan sarı kırmızı yeşil renkli üç balona, balkonlarda üst üste bırakılan, işe yaramadığı bilinmesine rağmen arkasına mevzilenenlere güven veren briketlere ve köşe başlarındaki vitrin mankenlerine.

Tanımaya çalışıyorum dolaştığım sokakları. Acaba Cudi ile hangi evde çay içmiştik, Agirî’nin o unutamadığım gülüşünü hangi evde kaydetmiştik, Gelhat ile hangi evin karanlık girişinde ayaküstü selamlaşmıştık. Bahoz, Metin, Alî, Numan, Faraşin, Şin ile nerede konuşmuştuk... Büyük cami civarında dolaştığım sokak aralarında çok az savaş izlerine rastlıyorum. İlk defa bu sokakları dolaşıyormuş hissine kapılıyorum. Acı çok acı... Bir tarafta bir karış toprak için savaşanlar, bir tarafta bir karış toprağından olmayı göze alamayanlar. 

O zor günlerde “Hiçbir şekilde toprağımızı, onurumuzu ve çocuklarımızı terk etmeyeceğiz” diyen çoluk çocuk, yaşlı, engelli sivil halkı, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın seferberlik çağrısıyla askerden kaçan, açık cezaevinden firar eden, arkasında birkaç günlük bebeğini, ömrü boyunca gurbet ellerinde ter dökerek kurduğu işini gücünü, amigoluğunu yapacak kadar sevdiği futbol takımını, “Gidersen beni ve çocukları unut” diyen 25 yıllık eşi ve çocuklarını bırakanları hatırlıyorum. 

“Duydum ki erkek ve kız kardeşlerimin başı dertte” diyerek Kobanê’ye birkaç gün de olsa nefes olabilmeyi uman, ailesinin tek erkek çocuğu olduğu için anne babasının göz bebeğinden sakındığı, bıyıkları yeni terlemiş, zayıf ama fotoğraf çekmeye yeltenince başı dik poz veren genci, kulakları duymayacak kadar yaşlı olduğu halde “Benim de muhakkak yapabileceğim bir şeyler vardır” diyen amcayı, eline bir avuç toprak alarak “Öleceksek de bu toprağın üstünde öleceğiz” diyen zayıf çelimsiz 40 yaşlarındaki 6 çocuk babası savaşçıyı, küçük çocuklarını arkasında bırakarak soluğu direnişte alan genç anneyi, Kobanê’yi terk etmeyerek bir yandan savaşçılara yemek pişiren, bir yandan da yaralılarla ilgilenen 2 kız kardeşi, hem çatışmalara katılan hem de nerede bir iş varsa koşturan Kobanêli amcaları, “Halkımız için, toprağımız için savaşıyoruz. Biz gülmeyeceğiz de kim gülecek” diyen henüz 20’sindeki genç kadın direnişçiyi,“Yanımda çok genç şehit düştü kelimeler boğazıma düğümleniyor konuşamıyorum” diyen yaşlı direnişçinin kelimelerle anlatılamayacak dirayetini ve cesaretini anımsıyorum. 

Kobanê için Adıyaman’da yapılan yürüyüşe 10 binlerin katıldığı bilgisini aldığında gözyaşlarına hakim olamayan o yerinde durmayan kadın savaşçıyı, sınırda nöbet tutarken oğlunun Kobanê’ye geçtiği bilgisini aldığı gibi soluğu Kobanê’de alan ve savaşçıları görünce kendisi de direnişe omuz veren saçları ağarmış babayı, annesi sınırın ötesinde nöbette, kendisi de bir elinin 4 parmağı olmadığı halde direnişe katılan genci düşünüyorum. Ve daha nicesini…

48’inci Cadde’nin hemen girişinde iki tarafında imha edilmiş tanklar bulunan Özgür Kadın Heykeli’nin önünden bu kez açık müze için ayrılan sokaklara doğru başlıyorum yürümeye. Üzerinde hala çatışmaların izini taşıyan ve kanatlarında çok sayıda kurşun deliği bulunan Şahin heykelinin bulunduğu Azadi Meydanı’nı geçiyorum. Hemen yanı başında Şehid Karker’in müzesi var ve hala hayali gerçekleşmeyi bekliyor. Daha sonra sokak aralarında yürüyorum. Çocuklar yıkıntılar arasında oyun oynuyor. Kimi evlerin önünde tabelalar var ve tabelalarda yaşamını yitirenlerin isimleri. 

Savaştan en fazla zarar gören bölgede neredeyse her binanın önünde yaşamını yitiren direnişçilerin adını taşıyan tabelalar var. Kimi esnaflar da dükkanlarının camlarına astıkları fotoğraflarla savaşçıları anıyor.

Ebdusamed Bozan (Ferhad Kobanê) ve Eziz Miho’nun (Dara Ebdi) yaşamını yitirdiği 4 katlı binada hala savaşçıların mevzileri, duvar yazıları ve kurşun izleri olduğu gibi duruyor. Rizgar Hesen (Rizgar Zagros) ve Basil Dawid’in (Mezlum Efrîn) yaşamını yitirdiği noktada ise imha edilmiş obüs topu, zırhlı araç ve çok sayıda patlamış ve patlamamış havan mermileri o günlerde yaşanan yoğun savaşın boyutlarını anlatıyor. 

Yerle bir olan caminin hemen yanında Vahap Güven’in (İbrahim Vahap) isminin üzerinde bulunduğu tabela dikkatimi çekiyor. Seferberlik çağrısıyla Kobanê’ye gelen gençlerden biriydi. Kendisi ile röportaj yaptıktan 3 gün sonra yaşamını yitirdiği haberini almıştık. Kameramıza şöyle demişti Güven: “Karadeniz’de büyüdüm. Trabzon'dan geldim. Bu sadece bir Kürt direnişi değil vicdani bir direniştir.”

Beyan Hemed’in (Destina Qendil) 10 arkadaşıyla direndikleri ve yoğun çatışmaların ardından yaşamını yitirdikleri 4 katlı yarı yıkılmış ev de savaşın hafızası olarak kentin tam ortasında olduğu gibi duruyor. Mürşitpınar Sınır Kapısı’ndan Aşti Meydanı’na (Leylek Heykeli) doğru ilerlerken, o dönem darabelere yazılmış yazılar olduğu gibi duruyor. Leylek heykeli ise tamamen onarılmış ve savaşın izleri neredeyse tamamen silinmiş. 

Her sokağında kan ve ter dökülen Kobanê, “Şehitler Kenti” olarak tarihe geçti. 

Abdurrahman Gök - dihaber


 
Yükleniyor...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.