Cahit Mervan: Trump gökten inmedi… Öncesi var

>>>

Cahit Mervan: Trump gökten inmedi… Öncesi var

Geçtiğimiz Kasım ayında rakibi Hillary Clinton’dan yaklaşık olarak 2 milyon oy az almasına rağmen, seçim sisteminden dolayı ABD başkanı seçilen Donald Trump resmen göreve başlı. Dünya medyasında Trump’la ilgili analizlerin ardı arkası kesilmiyor. ABD gibi ‘’Süper güç’’ sahibi bir devletin başkanı olacak kişinin izleyeceği politika mercek altına alınmaya çalışılıyor. Attığı her adım, söylediği her söz tartışılıyor, konuşuluyor. Hatta gelecekte neler yapabileceğini kestirmek için onun yıldız falına bakanlar dahi var. 

Trump’ın renkli bir kişiliği olduğu kesin. Hangi ABD başkanı değil ki! Şuan siyaset dünyasının olduğu kadar Trump magazin dünyasının da gözdesi. El-kol hareketleri, vücut dili, rast gele konuşması yerleşik alışkanlıklara sığmıyor. O her haliyle gündemde. Daha geçenlerde kızının twitter hesabını isim benzerliğinden dolayı bir başkasıyla karıştırdı.  Milyoner olduğu söyleniyor. Hatta onun ‘’deli’’ olduğunu iddia eden analizciler bile var. Seçildiği gün ise saç tarama şekliyle Çin’deki bir kuşa benzetildi. Türk medyası da bu konuda boş durmadı, nihayet Giresun’da Trump’a benzediği iddia edilen birisi bulundu. ‘’Türk Trump görenleri şaşırtıyor ’’ diye haber yaptı. 

Trump’un seçim kampanyası döneminde sıra dışı çıkışları vaatleri onu aynı zamanda ürkütücü kıldı. Bu nedenle bazıları ‘’süper gücün’’ bu yeni başkanından kokuyor, ürküyor. Avrupa Birliği çevreleri ise kısmen tedirgin. Erdoğan gibi ‘’değerli yalnızlığı’’ seçen diktatörler ise acaba bize de gün doğar mı diye elini ovuşturuyor.

Aslında ilk kez ABD başkanlık koltuğuna bu kadar ‘’renkli’’ ve ‘’ürkütücü’’ bir kişi oturuyor değil. Örneğin 35 yıl önce o koltuğu birçok kalitesiz filimde yardımcı rollerde oynayan Ronald Reagan işgal etmişti. 

SOĞUK SAVAŞIN ZİRVE YAPTIĞI YILLAR

Reagan dönemi dünyada soğuk savaşın zirve yaptığı yıllardı.  Onu daha sonra bombardıman pilotu, petrol şirketlerinin ortağı ve CİA başkanı George H. W. Bush izledi. Reagan-Buschikilisinin Beyaz Saray’ın ev sahibi olduğu yıllar, bugün içinden geçtiğimiz kaos yıllarından çokta farksız değildi.

İlk önce Real Sosyalist Sistemin en yumuşak karnı olan Polonya’da ABD’nin ve batının desteklediği işçi hareketi baş gösterdi. Çok geçmeden Sovyetler Birliği’nin lideri olduğu sosyalist sistem tamda Reagan görevi yardımcısı olan Bush’a devrettiği aylarda yıkıldı. ABD Şubat 1979’da Ayetullah Humeyni öncülüğünde İran’da gerçekleşen ‘’İslam Devrimi’’ sonrası Basra Körfezi’nde kaybettiği pozisyonunu Irak’ı destekleyerek yineden kazanmaya başladı.  ABD Eylül 1980’de İran ile yıkıcı bir savaşa tutuşan Irak’ın yanında yer aldı. Bu nedenle savaşın son iki yılında Saddam Hüseyin rejiminin Kürtler karşı uyguladığı 180 bin insanın yaşamını yitirdiği Enfal ve Halepçe soykırımlarını izledi. ABD için bu büyük insanlık dramı küçük bir ayrıntı dahi olmadı.  

BABA BUSH NE ENFAL’I NE DE HALEPÇE’Yİ GÖRDÜ 

Reagan’dan 20 Ocak 1989’da görevi George H. W. Bush devraldı. Daha sonra ‘’baba Bush’’ olarak ta alınacak olan yeni başkan Beyaz Saray’da başkanlık koltuğuna oturduğunda artık dişleri sökülmüş, yıkımla karşı karşı gelmiş bir Sovyetler Birliği ve Sosyalist sitemi karşısında buldu.  ABD’nin başını çektiği sistem Sovyetler Birliği ile girdiği yarışta ‘’üstün’’ çıkmıştı. Ancak bunun faturası ilk önce Kafkas halklarına ve daha sonra kısmen Sovyet Sistemi dışında yer alan Yugoslavya Federasyonu’na kesildi. Yüz binlerce insan tıpkı şimdi Yemen, Libya, Suriye, Irak’ta olduğu gibi yaşamını yitirdi. Milyonlar göç etti. Şehirler yerle bir edildi. 

Baba Bush’un en büyük hedefi Kürdistan’ın merkezinde olduğu Ortadoğu’ydu. Saddam Hüseyin rejiminin İran savaşından yeni çıkmasına rağmen, 2 Ağustos 1990 sabahı ordularını Kuveyt’e sokmasıyla makul gerekçede oluştu. Gerçekten çok kısa bir zaman diliminde ABD’nin başını çektiği bir koalisyon oluşturuldu. Yüz binlerce askerin katıldığı, adına ‘’çöl fırtınası’’ denilen müdahale ile Kuveyt işgalden kurtarıldı. Irak ordusu ağır darbe aldı. 

Ancak her ne hikmetse Saddam rejimi yıkılmadı.  Yaralı olarak bırakıldı. ‘’Çöl fırtınası’’nıyöneten ABD’li komutanı Norman Schwarzkopf bile Saddam rejimini neden yıkmadıklarına kendisi de şaşıracaktı. Demek ki hesap başkaymış.   

Birinci körfez savaşı olarak ta adlandırılan, savaşı milyonlarca, hatta milyarlarca insan ilk kez ‘’sihirli kutu‘’denilen televizyon aracılığıyla canlı olarak izledi. Veya milyonlar canlı olarak izlediğini sandı. Mesele CNN tarafından yayımlanan Alaska kıyılarında karaya vurmuş bir tankerden sızan petrole batmış ve can çekişen Karabatak’ı  izleyici Kuveyt sahillerinde sanıyordu.  Gariptir Saddam’ı kötülemek için Karabatak yalanına başvuran ABD medyası, Enfal ve Halepçe’yi hiç görmemişti. 

FATURA KÜRTLERE KESİLDİ

Birinci körfez savaşının en ağır faturasını Kürtler ödedi. 1991 Ranya ayaklanmasıyla birlikte Güney Kürdistan büyük oranda Saddam rejiminden arındırıldı. Ancak bu özgürlük korunamadı. Kürt siyasi hareketinin liderliğin uluslararası güçlere duyduğu derin güvenyanıltıcıydı. Bu güven-ki her zaman öldürücüdür-Saddam rejiminin kimyasal silah tehdidi karşısında işe yaramadı. Yüz binlerce Güney Kürdistanlı, Kuzey ve Doğu Kürdistan sınırlarına yığıldı. Kışın öldürücü soğuğu, açılık ve Türk sömürgecilerinin sınırları kapatması on binlerce insanın, çocuk ve yaşlının ölmesine yol açtı. 

O dönem Türkiye-Irak sınırındaki felaketi yerinde incelemek için bölgeye giden Almanya Çalışma Bakanı Norbert Blüm katıldığı bir televizyon programında göz yaşları içinde ‘’Türkler Kürtlere hayvanca davranıyordu’’ diyecekti.  Felaket o kadar can almaya başladı ki, Mesut Barzani ve Celal Talabani Saddam ile zorunlu olarak el sıkıştı.  Ancak bu dahi felektin derinleşmesini önleyemedi. Uluslararası güçlerin, yani baba Bush’un ‘’vicdana’’ gelip Irak’ın kuzeyinde 36’cü paraleli uçuşa yasak bölge ilan etmesinden sonra felaket son buldu.

EN KALLEŞ OPERASYONUN SAHİBİ 

Cumhuriyetçi baba Bush’un yerine bu kez 1993 yılının 20 Ocak’ında Demokratların lideri Bill Clinton geçti. Sakin, magazin yani ağır basan bir dönemdi. Monica Lewinsky ile yaşadığı ‘’ilişki’’ günlerce, aylarca hatta yıllarca medyayı meşgul etti. Öyle ki bu skandal  BarryLevinson'un yönettiği ve yapımcılığını Robert De Niro’nun üstlendiği, usta oyuncu DustinHoffman başrol oynadığı ‘’başkanın adamları’’ filmini yarattı. Bu filim sayesinde milyonlarca izleyici azda olsa kirli bir dünyanın algı operasyonlarıyla nasıl yönetildiğini ve yutturulduğunu gördü.  

Clinton’un başkalarına iyiliği oldu mu bilemem. Ama o en büyük kötülüğü Kürtler yaptı. Clinton iktidarda iken, 15 Şubat 1999’da Abdullah Öcalan günler süren uluslararası bir komplo sonucu Kenya’nın başkentinden kaçırıldı ve esir alındı. Tarihin tanıdık olduğu bu en kalleş operasyonun baş aktör ABD idi. Talimatı ise Clinton vermişti.  Hatta bu hukuk ve insanlık dışı korsan komplo Clinton dönemin en başarılı dış operasyonu olarak anılmaya başlandı. . 

HIK DEMİŞ BABASININ BURNUNDAN DÜŞMÜŞ BİR BUSH

Clinton 20 Ocak 2001’de Beyaz Saray’ı daha önce babasından devraldığı Baba Bush’un oğluna yani George W. Bush’a devretti.  Bu yeni Bush ‘’hık demiş babasının burnundan düşmüş’’ türünden olsa gerek, babasından sadece isminin önüne eklenen ‘’W’’ ile ayrıldı. 

O iktidara geldiği zaman dünyanın çivilerini yerinden söken ikiz kuleler henüz uçaklarla vurulmamıştı. Yaklaşık dokuz ay sonra, yani 11 Eylül 201 günü iki uçak New York’taki Dünya Ticaret Merkezi olarak bilinen ikiz kuleleri vurdu. Bir uçak ise Pentagon’un duvarına çakıldı. Bir başkası ise havada vuruldu. İkiz kulelerin çöküşünü milyarlarca insan canlı yayında izledi. Artık dünya dehşet vericiydi. Çiviler yerinden sökülmüş, kılıçlar çekilmişti. Gelmiş-geçmiş en acımasız bu saldırıyı, paradoks mudur nedir bilinmez ama bir zamanlar ABD’nin Afganistan’da Sovyetlere karşı desteklediği, büyütüp, beslediği El-Kaide üstlendi. Bu dehşet saçan örgütün lideri ise Suudi Arabistanlı Osama bin Laden’dı. Laden’i öldürmek ise ‘’siyahi’’ başkan Barack Obama’ya nasip olacaktı.  

İkiz kulelerin vurulmasıyla herkes üçüncü dünya savaşının başladığı konusunda hem fikirdi. ‘’W’’ Bush saldırıdan birkaç gün sonra kurmaylarıyla birlikte Beyaz Saray’ın bahçesinde yeşillikler arasında yaptığı açıklamada ‘’bu savaş 50 yıl sürebilir’’ diyordu. İlk önce Afganistan, daha sonra Irak savaşı gündeme geldi. Her iki ülkede de savaş tarihin tanıdığı en yıkıcı savaşa dönüştü. Saddam rejimi çöktü. Ama yerine ne demokratik bir sistem kuruldu nede istikrara sağlandı. Savaş sürekli bir hal aldı.  Öyle ki savaş çöplüğünde amaçlarına ulaşmak için her türlü vahşeti sergilemekten çekinmeyen DAİŞ gibi vayi türlü ‘’örgüt’’ ortaya çıktı. ‘’W’’ Bush’un Erdoğan ile yaptığı oval ofisteki basın toplantısında PKK’yi de ‘’ortak düşman’’ ilan etmesi bu dönemin en yüz kızartıcı siyasi çıkışıydı.  

HAYIRLI OLSUN DIYELIM AMA...

‘’W’’ Bush görevi yine bir 20 Ocak günü, bu kez 2009 yılında ABD’nin ilk ‘‘siyahi’’ başkanı Barack Obama’ya devrettiğinde dünya, Ortadoğu, Avrupa ne yazık ki eskiden daha iyi halde değildi. Afganistan ve Irak savaşına birde Arap Baharı ile başlayan Libya, Yemen, Mali, Nijerya, kısmen Mısır ve savaşların savaşı Suriye eklenecekti. Ukrayna’da iç savaş ise bu işin tuzu biberi olacaktı. 

Öte yandan ABD’nin içide çok rahat değildi. ‘’Siyahi başkan’’ Obama döneminde ABD’de ‘’siyahlara’’ saldırılar görülmemiş düzeyde arttı. Washington Post gazetesinin verilerine göre sadece 2016 yılı için ABD’de polis 505 ‘’siyahiyi’’  sudan gerekçelerle öldürecekti. 

İşte her davranışı, konuşması, hatta mimikleri dahi dalgalanma yaratan Trump böylesine tarihibir arka plan ve momentte Beyaz Saray’a çıkıyor. Gelişi sıradan bir olay değil. Tesadüfte değil. O hep sözü edilen ‘’Amerikan çıkarlarının’’ somut bir ifadesidir. Kürtlere de başkalarına da, hatta en yakın müttefiklerine bile yaklaşımını bu parametre belirleyecektir.  Ondan öncekiler ‘’iyi’’ şimdi ‘’kötü’’ bir başkan geliyor diye düşünmekte son derece yanıltıcı olur. 

Çok yakın bir gelecekte ABD’nin Obama döneminde izlediği ‘’Kürt politikasında’’ bir değişikliğe gideceğini beklemek doğru değil. Bunun orantılı olarak belirleyici başak bir faktör ise Kürtlerin kendi ‘’özgücü’’ olacaktır. Şuan mesele zaten Trump’ın Kürtlere nasıl yaklaşacağı değil, küçülen ve bir köye dönüşen bu dünyada daha nelerin bizi beklediğidir.  

Trump dönemi başladı.  Hayırlı olsun diyelim de, ama dünyanın daha iyiye gideceğini söylemek için ise çok iyimser olma gerekiyor.        

Yükleniyor...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.