Düşman ahlaktan yoksun

Çocuk yaşlarda dinlediğim PKK’li gerillalar Türk devletinden bahsederken hep ‘düşman’ terimini kullanırlardı. Tabi her sabah okulda avazımız çıktığı kadar ‘andımız’ı okurken üzerine ant içtiğimiz ve varlığımızı armağan ettiğimiz ‘Türk varlığının’ nasıl düşman olabileceğini anlamaktan uzak bir yaştaydık. Yıllar geçtikçe Türk devletini, ‘düşman’ kelimesinin bile tek başına tarif etmekte yetersiz kaldığını iliklerimize kadar işleyerek öğrendik. 

Düşman kelimesinin birçok Avrupa dilinde kaynağı latince ‘inimīcus’ kelimesidir. in- ‎(‘olmayan’) + amīcus ‎(‘dost’), yani dost olmayan anlamındadır. Bana göre düşman kelimesinin en anlamlı tarifini Kürtçe yapmıştır; ‘dij+min’, yani ‘bana karşı olan’. 

Kürdistan’da sadece son dönemlerde yapılanlara bakın; Kürdün kendisini yönetmesine karşıdır, diline, sporuna, kültürüne, sosyal yardımlaşmasına, kadınına, tarihine, mimarisine, yöneticilerine, basınına, ekonomisine, renklerine, isimlerine, ölüsüne karşıdır ve  anısına bile karşıdır. Amed belediyesinin önünde duran insan başlı aslan heykeline bile karşıdır. 

Ve en son Roboskî anıtına bile ahlaksızca saldırmıştır. Bu, Kürdün belleğine ve anısına bile karşı olmaktır. Daha önce de Kürdün mezar taşına defalarca saldırdıkları olmuştu. Tam da ‘barış sürecinde’ Bagok dağındaki gerilla mezarlarına saldırmış ve gerillaların kemikleri bile toprağın altından çıkarıp götürmüştü. O gün ‘Kürdün ölüsüyle savaşan devlet, yaşayanı ile barışabilir mi’ diye bir yazı yazmıştım. O yazıda 1970’de Nusaybin’de yaşanan bir trajediye de dikkat çekerek, bu düşmanlığın tarihine işaret etmiştim;

Mahmud adında bir ortaokul öğrencisi. Okuduğu okul yakılır, olay, Mahmud ve birkaç arkadaşının üzerine kalır. Mahmud’un arkadaşları tutuklanır ama Mahmud kendini mayınlı tarlaya vurup Nusaybin’in kardeş kenti Qamişlo’ya kaçar. 

Bir süre Qamişlo’da kaldıktan sonra anasını ve kardeşlerini özleyen Mahmud Nusaybin’e geri dönmeye karar verir. Dönüşünde de kız kardeşine küçük bir ayna ve erkek kardeşine de bir gömlek alır. Mahmud, gece saat 12 civarı telleri geçip mayınlı alana ulaşır. Sınırdan geçerken askerlerin açtığı ateş sonucu yaralanan Mahmud, olduğu yerde yaralı halde durmadan çığlık atar. Nusaybin, sınırın sıfır noktasında, Mahmud’un ailesinin evi ise tam da tellerin bitişiğindedir. Tellerin yakınındaki mahalle halkı, Mahmud’un çığlıklarıyla damlara çıkar. Dama çıkanlar arasında Mahmud’un anası da vardır. Ana, çığlık sesinin Mahmud’una ait olduğu içine doğar ve yüreğine bir hançer saplanır ama diğer çocukları analarını onun Mahmud olmadığına ikna eder. Tüm mahalleli, o gece Mahmud’un çığlıklarıyla damlarda sabahlar. Gün ağarır, güneş etrafı aydınlatır. Mahmud, sesi kısılmış halde, halen çığlık çığlığadır, gözü annesinin evindedir. Annesini ve kardeşlerini damda gören Mahmud; "Hawar, hawar yadê, ez lawê te Mehmûd, qey ji êvara xwedê ve tu dengê lawê xwe yê di nav xwînê de nakî" (Anam, ben senin oğlun Mahmud, akşamdan beri bu kanlar içinde inleyen oğlunun çığlıklarını duymaz mısın!!!)

Bütün gece çığlık çığlığa inleyen kişinin, yavrusu olduğunu anlayan ana oracıkta bayılır. Kendisine geldikten sonra tellere doğru koşar, ama askerler bırakmaz. Tellere yaklaşan herkese ateş açar askerler. Ana, ateş açılmasına rağmen Mahmud’una doğru koşar ama mahalle halkı bırakmaz, öğleden sonra çığlıklar susar, kan kaybından ölmüştür Mahmud…

 ‘İbret-i alem olsun’ diye cenazenin orda kalmasını ister komutan, başına gece gündüz nöbetçi koyar. Temmuz ayının sıcağı etrafı kavurmaktadır. Köpeklerin Mahmud’un cenazesini yediğini damından izleyen anne aklını yitirir. Kendini sokaklara vuran ana, bir uçtan diğer uca ‘Hawara! Hawara! Lawo!’ diye sürekli haykırır. 14’üncü gününde, ana bir fırsat bulup kendisini sınıra atar ve Mahmud’una yetişir. Farkeder askerler, ateş açarlar anaya, sadece bir kolu kalmıştır oğlundan geriye kalan, ananın elinde kalan Mahmud’una ait tek bir kol, onu da tellere takıldığında komutan elinden alır ve beyaz tülbentine bağlayarak tellere asar…

16’ıncı gününde, ana tekrar Mahmud’una doğru koşar mayınlara aldırış etmeden. Mahmud sadece birkaç kemiktir artık. Mahmud’unun kemiklerini eteğine doldurup kaçar, geçer tellerin diğer tarafına. 

Durum fark edildikten sonra Türk askeri, ananın evine baskın yapar kemikleri geri almak için, ana kemikleri saklamıştır. Askerler kemiklerin yerini söylemesi için anaya yapmadığı eziyeti bırakmaz. Ama ananın ağzından ‘Mahmudum’ dışında tek bir kelime bile çıkmaz. Gözaltına alınan Ana mahkeme tarafından ‘akli dengesi yerinde değildir’ denilerek serbest bırakılır. 

Bu trajediyi yazdıktan sonra, tüm dünyanın gözleri önünde Taybet ana örneği yaşandı maalesef. 

Dünyanın en büyük sömürgeci ve emperyalist ülkelerinden birisi olan Britanya’nın en uzun dönem Başbakanlığını yapan William Ewart Gladstone 1876’da; "Onlar [Türkler] tam olarak, Avrupa’ya girdikleri kara günden beri, insanlığın en büyük anti-insan örneğiydiler. Nereye giderlerse gitsinler, arkalarında geniş bir kan hattı bıraktılar, ve hakimiyetlerinin uzandığı yerlerde uygarlık gözden kayboldu. Hükümetleri her yerde hukuk yerine, zora dayalıydı." demişti.

Bu sözler AKP iktidarını ne de çok iyi tarif ediyor. 

Yeni Özgür Politika

Loading...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.