Panik halindeler, yenilecekler!

AKP-MHP ittifakının Türkiye’de rejimi önemli ölçüde değiştirmeyi hedefleyen anayasa değişikliği paketine ilişkin referandum yaklaşırken kampanyaların nasıl şekilleneceği de yavaş yavaş netleşmeye başlıyor. 

“Hayır” için çağrı yapan HDP’nin sürece yaklaşımını ve kampanyasına dair detayları konuşmaya, dün HDP Muş Milletvekili ve Grup Başkanvekili Ahmet Yıldırım’la başlamıştık; bugün Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’le devam ediyoruz.

Önder, umutlu olmak için çok fazla gerekçe olduğuna işaret ederek, “Bu yapı, gerçekten çok güçlüymüş gibi görünen ama büyük bir panik halinde yaşayan ve sadece mücadele hatlarına yönelik saldırganlıkla kendi kitlesini bir arada tutmayı yöntem olarak benimsemiş, ikna ve rıza süreçlerinden yoksun bir siyasal yapıdır. İşaretlerin tümü yenileceklerini gösteriyor” dedi.

Bugün Ayhan Bilgen de gözaltına alındı; her gün bir iki vekilin gözaltına alınıp bırakıldığı bir durum yaşanıyor, artık sıradanlaştı bu. Ne amaçlanıyor?

Bu aslında sıradanlaştı mı, belki oradan başlamak gerekiyor. Bence referandumda örgütlü inisiyatif geliştirecek bütün yapıların halka ulaşmasını engellemek için yürütülen bir kriminalize etme çalışması bu. Sıradanlaşsa, o gün bırakırlar. Onlar açısından gün geçtikçe yeni zorbalıklarla yükselttikleri bir yöntem bu. Ne kast ediyorum: En son Hüda Kaya vekilimizin gözaltına alınma biçimindeki hoyratlığı kast ediyorum. Bunun temel nedeni, dediğim gibi, örgütlü “Hayır” kampanyası geliştirebilecek kesimlerin halkla ilişkisini kesme, onları sıkıntılı insanlarmış gibi gösterme çalışması.

Tam da bu tablo içinde referanduma gidiyoruz. HDP’nin binlerce üyesi ve eşbaşkanları tutuklu. OHAL koşulları ve yaşananlar da mâlum. Nasıl yapılabilecek bu ahvâl içinde?

Şüphesiz her şart, kendi yöntem ve taktiklerini beraberinde getirir, getirmelidir. Bir yönüyle baktığımızda aslında normal zamanlarmış gibi sayılan seçim dönemlerinde de bundan çok daha geri sayılacak koşullarda yaşadık. Örneğin KCK Operasyonları bundan daha mı az vahim bir şeydi? Bir tek milletvekillerine dönük bu denli yaygın ve göstere göstere anayasa dışı, hukuk dışı yöntemlerden bahsedilemezdi belki ama yaklaşık 11 bin sivil siyasetçinin cezaevlerine apar topar toplandığı, atıldığı bir dönemden bahsediyoruz. 

Belki bugün olanlar ülkenin bütününe yayıldığı için insanlar tarafından daha çok fark edilir, görülür oldu. Tıpkı Gezi döneminde basının “Yahu meğer orada neler oluyormuş, medya göstermiyormuş” noktasına gelmesi gibi. Biraz Batı’ya, ülkenin tümüne teşmil edilince bu, biraz daha farkına varıldı. Yoksa bölgedeki koşullar itibarıyla -yapısal olarak tabii ki fark var ama- aman aman farklı bir vahamet yok.

Her dönemde bu koşullarda çalıştık, diyorsunuz yani...

90’lı yılları göz önüne alın. Orada da benzeriydi; sivil siyasetçiler cezaevindeydi, her köşe başında insanlar pusuyla ya da göstere göstere katlediliyordu, yine kitlelere ulaşma şansı son derece sınırlıydı, gazetecilik yapmak bir anlamda ölüm fermanını imzalamak gibiydi. Ama bu halk, yine çalışmasını, kampanyasını, örgütlenmesini gerçekleştirdi. Şüphesiz dönemin özelliklerine göre yeni yaklaşım biçimleri ve kitlelere yeni ulaşma yol ve yöntemlerini bulacağız, bulmaktayız, bu çalışma içindeyiz.

O yöntemlere gelmeden önce... Şöyle bir durum da var: Özellikle 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinden bu yana giderek görünürleşen biçimde sandığa güvensizlik dile getiriliyor. Bazı insanlar, “7 Haziran’da kazandık da ne oldu” diyor mesela. Bu açıdan bir değişim yok mu?

Doğrudur, bundan da bir tek böyle düşünen insanlar sorumlu tutulamaz. Bunun ilk ve öncelikli sorumlusu bizleriz. Siyaseti yürütenler, oluşturanlar... Dolayısıyla bu duyguyu aşacak olanlar da bizleriz. 7 Haziran sonuçlarının korunamamasının sorumluluğuna eğer kendimizden başlamazsak hiçbir şekilde sağlıklı bir değerlendirme yapmış olmayız. O anlamda ben öncelikle sorumluluğun -kendimi de katarak- bizde olduğunu, bu duyguyu aşmanın yolunun daha kararlı bir pratik sergilemekten geçtiğini düşünüyorum.

Peki referandum gerçekten bu denli kritik mi? Referandumdan hayır oyu çıkması, AKP’nin planlarını önemli ölçüde bozacak bir kuvvete sahip mi?

İki boyutuyla ele almak lazım.

Birini Meclis’te bir konuşmada dile getirdim. Mecliste CHP’nin “ancien régime”e* sımsıkı sarılması, AKP’nin de her türlü melameti o rejimde ve dolayısıyla her türlü rahmeti, bereketi yeni rejimdeymiş gibi vurgulaması, böylece kendi aralarında top çevirip durmaları üzerine bir durum yaratmak istiyorlar. Biz, gitmekte olana ağlayacak, gelmekte olana sevinecek bir pozisyonda değiliz. Tam da “üçüncü yol” olarak tarif ettiğimiz şeyin en kristalize olmuş haliyle karşı karşıyayız. Öncelikle bu. Yani bizim için, halihazırdaki rejim uğruna güzellemeler yapılacak bir şey değil. Yüz yıllık demokrasi serüveninde bu ülkede Kürtler, solcular, emekçiler, ötekileştirilenler, hep bu rejimin zulmüne maruz kalmış. Dolayısıyla bu anlamda yeni bir yol ayrımına gelindiğinde aslında ihtiyaç, mevcut olandan zulüm görenlerin talepleri üzerinden şekillenmeli. Oysa sistem böyle yürümüyor.

Bir yönüyle bu; ama diğer yönü de var. “Hayır” çıkarsa ne olur? Bu süreç, 5-6 ay içinde AKP denen siyasi organizasyonun önemli ölçüde oy kaybetmesiyle sonuçlanır. Çünkü güç tahkim ederek, devşirerek ve güç kullanarak siyasette kalmayı tercih eden bir yapı bu, nicedir. Ama bu, her gün çıtayı yükseltmeyi gerektirir. E bunun da bir limiti vardır. Aslında rejim değişikliğini önerenler bunu biliyorlar. Yolun sonuna gelindiğini, dolayısıyla tamamen otoriterleşen bir yönelime girilmezse bundan sonra artık bu halkı oyalayacak pek de fazla bir şey kalmadığının bilincindeler. O anlamda da evet, bu “Hayır” birçok şeyi değiştirir. Özellikle bölgeden gelecek “Hayır” oyları, bunların baskı ve propaganda yöntemleriyle yürüttüğü bütün meşruiyeti boşa çıkarır. Bu yönüyle hepimiz için önemlidir.

“Hayır” oyuyla birlikte AKP’nin kaybetmeye başlayacağını söylerken tek dayanak noktanız referandumdan çıkacak sonucun moral bozucu etkisi mi, yoksa başka gerekçeleri de var mı bu iddianın?

Demokratik siyaset şu anda, sizin de bahsettiğiniz iki tane sıkıntıyı yaşıyor: Bir, “Oy aldık da ne oldu” duygusu; iki, “Galiba bunlar çok güçlü ve biz bunları asla yenemeyeceğiz, kamusal alandan uzaklaştıramayacağız” duygusu. Bu anlamda çok önemli. Bu iki duygu durumunun tasfiyesi anlamına gelecek ve demokratik siyasetin yeniden iş görebilir olduğu; dönüştürücü, değiştirici, etkileyici fonksiyonunun ortaya çıktığı bir zemin olacaktır.

Referanduma AKP cephesi, “milli mutabakat” olarak karikatürize olan bir birliktelikle giriyor. Bir takım ulusalcılar da bu mutabakata eklemlenmiş görünüyor. Onların birlikteliği referandum sonucundan nasıl etkilenir?

Aslında Türkiye’nin son yüz yıllık siyasi tarihine baktığımızda aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerdedir. Yeni bir şey, gelişmiş bir şey yok. Bu, yeni bir durum değil. Bu ülkede Vatan Cephesi’ne, Milliyetçi Cephe’ye, bugüne kadarki OHAL rejimleri ve cunta dönemlerinin profillerine baktığımızda bunu görürüz. Çok fazla uzağa gitmeye gerek yok: Cuntanın kabine anlayışına baktığınızda bile bugünkü siyasal yapıyı görürsünüz. Bu ülkede sağ, bir blok halinde. Söz konusu olan Kürtlerin haklarını gasp etmekse, demokratik alanı daraltmaksa, iki dakikada bir araya gelmişlerdir. 

Fakat sıkıntı ya da yenilik, burada aranmamalı. Sıkıntı, büyük bir demokratik mücadele ittifakının, böyle bir hattın, cephenin, bir türlü oluşturulamamasında. Halen şöyle gerzeklikler yapılıyor: Diyelim “Hayır” cephesinde, Kürtlerle bir arada gözükmemek için, Kürtlere beraber “Hayır” diyormuş olmamak için kırk takla atan sefil düşünceler var. Sıkıntı, çözülmesi gereken mesele budur. Yoksa mesele, karşıdaki ittifakın genişliği, gücü, kamusal kaynakları kullanması falan, bunlar değildir. Sıkıntı, halen Kürt deyince hemen sistemin yanında hizalanan ya da ondan bahsederken bir suçtan bahsedermiş gibi, Kürt’ün mücadelesinden bahsederken bir suç durumundan bahseder gibi bakan sözümona AKP’nin karşısındaki anlayış.

Şimdi ittifak görüşmeleri sırasında bu anlayış mı çıkıyor karşınıza?

Elbette. “Karşımıza çıkıyor”dan da öte, bunu CHP’den tutun da sözümona sol başka birçok yapının değerlendirmelerine bakarak da anlamak mümkün. Yani öyle kapı arkasında söylenen bir şey de değil bu. Bölecek olan anlayış, tam da bu anlayıştır. Yenilecek olan anlayış da bu anlayıştır. Herkesin “Hayır”ı farklıymış, böyle bir şey dile getiriliyor. “Efendim, tek bir Hayır cephesi örmeyelim, mümkün olduğu kadar çok olalım...” Bu bir demokratik tahammül gibi sunuluyor, aldanmamak lazım. Bu, Kürt’le yan yana duramama, görünmek istememe duygusudur; son tahlilde de Kürt’e zulmedenin yaptığı işin aynı vahametinde bir iştir.

Peki, size gelirsek... HDK/HDP’nin ittifak politikası nasıl olacak ve somut adımlar atıldı mı?

Şu anda çok yoğun bir tartışma, değerlendirme ve görüşme süreci yürümekte. HDK’nin kendisi bilindiği gibi çok geniş referansları olan bir bileşenler ittifakı... Hem bu kendi iç yapılanmasında tartışılıyor hem de onun ötesinde referandum kampanyasını yürütme pratiklerinden tutun da ittifak için kimlere, nasıl gidileceğine varana değin Haziran’ı neredeyse aratmayacak bir yoğunlukta çalışıyoruz.

* “Ancien régime”: 16. yüzyılda literatüre girmiş Fransızca bir deyim. Fransız Devrimi ardından, devrimin yıktığı eski rejimden bahsedilirken, eski rejimin bütün iktisadî, sosyal, kültürel varoluşu kast edilerek kullanıldı.

Ham değil tarihten beslenen bir umut

Başta da kısmen konuştuk: HDP seçmenlerinin bir kısmında umutsuzluk, karamsarlık havası olduğu söyleniyor. Siz ise hem “Hayır” kampanyasıyla hem de diğer açıklamalarınız ve çalışmalarınızda bir umuda çağrı yapıyorsunuz. Umutsuzluk, karamsarlık yaşayana umutlu olmak için sunduğunuz gerekçe nedir? Kazanılabileceğini gösteren ne argüman var elinizde?

Birincisi, bu tarihsel bir bilgidir. Hiçbir yanlış, kendiliğinden, durup durduğu yerde ne düzelir, ne de tasfiye olur. Uğruna inatçı, kararlı ve doğru bir mücadele ihtiyacı vardır. Bu bilgi tarihseldir, bunu doğru geliştirdiğiniz zaman karşısında direnebilecek hiçbir zulüm, zorbalık tarih kaydetmemiştir. Evet, zor olur, zahmetli olur, bedelleri belki ağır olur fakat yolu bu. Tekrar tekrar söylüyorum: Bu, tarihseldir. Biz de buradan yola çıkmak zorundayız.

Günlük konjonktürde değerlendirme yapanların daha sıklıkla düştüğü bir ruh halidir bu. Tarih bilenler, bundan çok daha zor koşullarda, çok daha imkansızmış gibi gözüken dönemlerde, bu mücadelenin kendini var ettiğinin ve geliştirdiğinin belge ve bilgisiyle doludur. O yüzden benimki ham bir umut dağıtma anlayışı değildir. Benimki, tarihsellikten beslenen ve doğru bir mücadele hattı, demokratik bir mücadele hattıyla bu yöntemlerinin tümünün karşılanabileceğini ve geriletilebileceğini bilmekten kaynaklanan bir umuttur. Dünyanın en politik duygusudur umut. Bizim umuttan anladığımız budur.

Peki daha somut olarak AKP/Saray rejiminin önümüzdeki dönemde yenileceğine dair işaretler var mı?

İşaretlerin tümü bunu gösteriyor. İşaret, bu zulüm çıtasının yükselmesi. İnsan, yüzde 50 reel bir oy aldığının bilincindeyse, kendisine oy veren kitle tarif ettiği gibi bir kitleyse, bu kadar paniğe ne gerek var? Hiç yüzde 50 oy almış bir siyasal parti rahatlığı gözlemleyebiliyor musunuz? Sabah akşam düşman söylemleri, düşman ceza hukuku uygulamaları, hukuk tanımazlıklarla yürüyüp giden bir süreçten bahsediyoruz. Bu, tam da kendilerinin ne kadar tedirgin olduğunu bilme gerçekliğinden kaynaklanan bir durumdur. Çok eğreti olduklarını, bu kitleyi daha fazla bir arada tutamayacaklarını, bu mücadelenin karşısında daha fazla duramayacaklarını bilmenin yarattığı bir telaş halidir bu. Dolayısıyla bu yapı, gerçekten çok güçlüymüş gibi görünen ama büyük bir panik halinde yaşayan ve sadece mücadele hatlarına yönelik saldırganlıkla kendi kitlesini bir arada tutmayı yöntem olarak benimsemiş, ikna ve rıza süreçlerinden yoksun bir siyasal yapıdır. Delili de yaptıkları, her gün geliştirdikleri şeyler...

Bir yandan ekonomik gidişat da benzer bir gösterge olarak okunabilir mi?

Orada şuna dikkat çekmek gerekiyor: Herkes ekonomi bozulunca bu yapının sıkıntıya gireceğini ya da hatta tek başına ekonomi dolayısıyla gideceklerini düşünüyor. İşte, “Dolar 4 Lira olursa bunlar iktidarda kalamaz” falan... Bu da tarihsellikten ve gerçek bilgiden uzak bir yaklaşım. Tam tersine, eğer siz doğru bir mücadele ve birliktelik örgütleyememişseniz, ekonomik kaos daima sistemin kendini tahkim etmesiyle, zorbalıklarını artırması ve meşrulaştırmasıyla sonuçlanan bir süreçtir. Onun için oturup ekonomik göstergelerin kötüleşmesini bunların gidişine bir delalet ya da kolaylık olarak okumamak gerekir. Dediğim gibi kazanmak, uğruna doğru, kararlı, inatçı bir mücadelenin yürütülmesiyle mümkündür.

‘Cezaevi koşulları’yanlış tartışmaya götürür

Referandum gündemi bir yana ama cezaevlerindeki durum da belki layıkınca gündem de olmadan devam ediyor. En başta İmralı’yı sormak istiyoruz. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dan haber alabiliyor musunuz?

Hayır. Şu anda resmi olarak öğrendiğimiz hiçbir şey yok. Bunu da şu anlamda söylüyorum: Kendisi bizim son görüşmemizde, “Resmi olarak gelmediğiniz zaman benimle görüşme, benim sağlığım, güvenliğimle ilgili bilgilere itibar etmeyin, bunların resmi bir kıymeti yoktur, önemli olan bizim burada resmi bir şekilde görüşüyor olabilmemizdir” mealinde şeyler söylemişti. Dolayısıyla evet, ailenin son görüşte yaptığı değerlendirmelere sahibiz. Yanındaki arkadaşların gönderdiği mektuplardan bir takım bilgilere, izlenimlere sahibiz ama bu tecrit sistemini, tecrit gerçeğini hafifletecek, yok saydıracak bir şey değildir. O anlamda biz bunları bir haberdar olma çerçevesinde de ele almıyoruz.

HDP Eşbaşkanlarının ve milletvekillerinin güncel durumu peki?

Onlar konusunda biraz daha şanslıyız. En azından avukatlar rutin ziyaretlerini yapabiliyor. Adalet Bakanlığı bize ambargo uyguluyor ama zaman zaman diğer partilerden görüşen siyasetçiler oluyor, onlardan aldığımız bilgiler var. Kendilerinin mektup ya da faks yoluyla ilettikleri var. 

Cezaevinde sadece seçilmişlerimiz, vekillerimiz değil, bir o kadar belediye eşbaşkanımız, encümen üyelerimiz, il, ilçe yöneticilerimiz var. KCK döneminin rakamlarına yaklaşan bir siyasi imha operasyonu yürüyor. Dolayısıyla sistemi, mevcut durumu buradan okumazsak, cezaevi koşullarının iyiliği, kötülüğü bizi yanlış bir tartışmaya götürür. Bir kere bunların hiçbirinin cezaevinde olması kabul edilemez. Nokta. Ondan sonra işte “Efendim koşulları iyiymiş” ya da “Koşulları çok ağırmış“... Bu, tamamen bu vahim gerçekliğin gözardı edilmesini doğuran bir tartışma olur. Bizim bütün ısrarımız bu arkadaşlarımızın dışarıda olmaları gereğini ve özgürlüklerinin gasp edilmiş olması gerçekliğini vurgulama çabasıdır. Biz böyle yapıyoruz.

Bir yandan, siyasi tutsaklarla ilgili çok vahim haberler geliyor. Yine aynı sözcüğü kullanacağım ama: Sıradanlaştı da bu haberler, kanıksadık. Cinsel tacizden sistematik işkenceye, kaba dayaktan tecride... Çok ciddi bir durum var gibi görünüyor. Takip ediyor musunuz? Ne yapıyorsunuz?

Bunlar, bu dönemin suç sicili ve tarihi olarak bir yerde duruyor. Bizim hem salt vekillerden, özellikle de hukukçu vekillerimizden oluşan bir cezaevi komisyonumuz var hem de parti içinde hukuk komisyonumuz var. Bunlar bize ulaşan her türlü hak ihlali bilgisini belgeleyebildikleri kadar belgeliyorlar. 

Birinci aşama belgelemek; ikincisi kayıtlara geçirmek, yani şikayet etmek; üçüncüsü, çözebileceğimiz ya da geriletebileceğimiz şeylerle ilgili devreye girmek ama çözmeye, geriletmeye gücümüzün yetmediğini de gerek uluslararası platformlarda, gerek demokratik çevreler nezdinde belgeleyip tarihe not düşmek. Yaptığımız bu. Her zaman da yaptığımız buydu aslında, bugünlerde biraz daha yoğunlaştı.

Bir de, bundan önceki dönemlerde bu kadar yoğun yaşanmayan bir başka gerçeklik var. Artık milletin ekmeğiyle oynuyorlar. Bunun için üstelik öyle örgütlü HDP yöneticisi, çalışanı olmanız da gerekmiyor. HDP’ye sempati duyuyorsanız, oy vermişseniz, bir iki açıklamasını izlemişseniz bu, direkt işten uzaklaştırma gerekçesi. Bir de bunlarla ilgili hukuk komisyonlarımızın yürüttüğü çalışmalar var.

 

OSMAN OĞUZ



 

Yeni Özgür Politika

Loading...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.