Öne Çıkanlar KANDIL BATMAN TSK CHP SINCAR

Bu haber kez okundu.

Kobané: Direniş günlerinde aşk...
Yani çağın kötü olması, dertlere ve endişelere sahip olmamız bazı şeyleri yaşamamızı engelleyemez. 
Kan ve zulmün sevimsiz yüzünü güzelim dünyamıza hâkim kıldığı, taş devrinden kalmış gibi hayatı cehenneme çevirdiği günümüzde yeryüzünü aşkın gücüyle cennet kılmak isteyen hikâyeler yok mudur sizce? Dünyamızın bunca karamsarlığa, sevgisizliğe ve ruhsuz bir çürümeye sokulmak istendiği bu dönemde ülkemin direniş diyarı Kobane’ de yaşanan destansı bir aşk ve kahramanlık hikâyesiyle tüm kötülüklere inat, sevginin muhteşemliğiyle sizi buluşturmaya çalışsam nasıl olur?
Buyrun işte; size her kelimesi duygu ve anlam yüklü eşsiz bir aşk hikâyesi…
Hasan, kahramanlığın ve aşkın kenti Kobane’nin yakışıklı, cesur ve gözü pek delikanlısıdır. Tüm dünyanın tanıklığında cereyan eden şehrin direniş günlerinde o da ülkesinin sorumlu ve duyarlı her genci gibi silah kuşanır. Direniş saflarında yer almaktan gurur duyar. Devrim günlerinde yaşanan tarihi anların içinde canla başla yer alır.  Elinin yetiştiği her işe koşar, bazen cephede sabahlar, bazen asayiş işlerinde sorumluluk yüklenir, bazen de savaşın yerle yeksan ettiği Kobane‘nin inşa çalışmalarına katılır.
Her yerde ve her iştedir Hasan. Yüreğinin hiç yaşamadığı heyecanları yaşar bu günlerde. Savaşın acımasızlığını, zaferin muhteşem gururunu yaşar. Dur durak bilmediği devrim günlerinin birinde yolda yürürken zafer sonrası evlerine dönen bir ailenin hasar görmüş evlerinin yıkık avlusundan dışarı bakan bir genç kıza gözü takılır. O dem kim bilir kızın aklından neler geçiyordu? Bu bilinmez ama  Hasan’ımızın gönlüne yıldırım düşmüştü bile. Hasan oracıkta başına gelen bu ani değişime bir tanım bulamaz, bocalar. Neden sonra, kendini toparlama ihtiyacı duyar. ‘Hadi Hasan‘ der içinden, ‘neler oluyor sana böyle, toparlan ve yoluna devam et…’
Ne ki yoluna devam edemez zira, yüreğiyle birlikte ayakları da oraya mıhlanmış gibiydi.. Sanki ilahi kudret bir anda onu oraya sabitleyivermişti. Bedeni aklının verdiği emirlerin hiç birine uymuyordu.  ‘Ne oluyor sana, yürü git uzaklaş buradan, birileri bu adam çıldırmış sanabilir‘ dedi kendi kendine. Ama aklı ne dese de gönlü bir türlü söyleneni işitmiyordu. Sanırsınızki duran adam eylemini yapıyor.
Neyseki binbir güçlükten sonra toparlanıp oradan uzaklaşır. Günler geçer aradan ama o gördüğü genç kızın görüntüsünü bir türlü aklından çıkaramaz. İlk görüşte aşk bu olsa gerek. O gün Hasan’ımızın yüreğine aşk tomurcuğu düşmüştü. Bu tomucuk onun ruhunda ve yüreğinde her geçen gün biraz daha büyüyordu. Bu yüzden kızın kaldığı mahallede hiçbir işi olmadığı halde çoğu zaman ayakları onu oraya sürüklüyordu.  Aklı yapma dese de gönlüne söz geçiremiyordu. Yüreğe kim ket vurabilmişki  Hasan da vurabilsin?
Zamanla kızın adının H….. olduğunu öğrendi. Aşk derdin de, çarenin de yolunu bilen tatlı acı hakikatti. O da bir yolunu bulmalı, kızın adını öğrenmeli ve ilan-ı aşk yapmalıydı. Devrim, savaş da olsa o sevdiğini kıza söylemeli, belli etmeli, aşk uğruna her bedeli ödemeye hazır olduğunu ifşa etmeliydi.
Süren savaşın izlerinden kurtulmaya çalışan genç kızın o dem aklından ise aşk gönül işleri geçmezdi. Savaş gönlünü sevdalara kapatmasına neden olmuştu. Savaşın dehşetinde ölümü, ayrılığı, açlığı, korkuyu, yıkımı, göçü görmüş , bütün bunları yaşamıştı. Savaş yaşamını alt üst etmişti. Evleri virane olmuş, her şeylerini yitirmişlerdi. Şehrin düşmandan kurtarılmasından sonra geri evlerine dönmüşlerdi ama geride ev değil koca bir enkaz kalmıştı. Ama yine de düşmanın şehirden atılması, zaferin kazanılmış olması onlara teselli veriyordu. 
Öte yandan zaman ve mekân bu ikisini yakınlaştırır. Artık çift yürekte yanar bu aşkın narı. İki genç de deli divane kavuşacakları günün hayalini kurmaya başlarlar. Hasan niyetini ailesine açar, ailesi onun gönlünü kırmaz, devrim günlerinin imkânsızlıkları içerisinde ellerine bir paket şeker alıp kızı istemeye giderler. Baba, ‘benim size verecek kızım yok‘ deyip gelenleri gerisin geriye yollar.
Hasan ama kolay pes edecek biri değil. Hiçbir engel onun içindeki aşkın ateşini söndürmeye yetmez. Kendi ailesinin, ‘sana kız mı yok bu dünyada, unut o kızı’  sözlerine de asla kulak vermez. O yüreğinden söküp atamadığı güzeller güzeli sevdiğinden vazgeçmez. Ailesinin sözlerine de aldırmaz. ‘Siz gidip kızı istemezseniz ben kendim gider isterim‘ der. Söylediğini de yapar ve birkaç gün sonra kendi başına bir kez daha kızın evine gider. Elinde bir paketle gider ve niyetini tekrar eder…
Sonuç alamasa da kız istemeler bir iki üç derken beş seferi bulur. Her defasında da aynı yanıtı alır. Bir defasında kızın babası Hasan’ın inadını kırmak için, ‘tamam, üç milyon getirirsen kızımı sana veririm‘ der. Kız babasının amacı Hasan‘ı kapıldığı bu inattan vazgeçirmek. Çünkü savaşın kızıl kıyameti içerisinde herkes elindeki tüm mal varlığını yitirmiş olduğundan insanlar başını koyacak bir dama muhtaç kılınmıştı.  En zengin denilenin cebinde dahi bir milyonu bulmak mucize sayılırdı.
O günün koşullarına göre üç milyon da büyük bir rakamdı. Kızı için farklı planları olan baba  bunun kesin Hasan‘ı yıldıracağını düşünmüştü. Nafile Hasan vazgeçmez, aksine umuduna umut katılır. Çünkü bu parayı bulsa aşkına kavuşacağına inanır. Bu umutla canını dişine takarak koca üç yıl boyunca çalışır. Yemez, içmez, önüne çıkan her işte çalışır, ve kuruş kuruş para biriktirir. Sonunda elindeki para üç milyonu bulur…
 Üç yılın sonunda yüreği sevinçten patlamak üzeredir. Artık ayrılık bitecek, vuslat başlayacak; Hasan yarine kavuşacaktır. Yoldaki engelleri aşmış olmanın rahatlığı ve mutluluğuyla üç milyonu eline alıp yine tek başına kızın evine gider. Bu söz dinlemez gencin inadına şaşıran aile Hasan’ı içeri alır. Üç yıl aradan sonra bir kez daha ne istediğini merak ederler. Onlar Hasan‘ın üç milyonu biriktirmiş olabileceğini akıllarının ucundan dahi geçirmezler. Barış günlerinde bunun koşulu olurdu ama savaş koşullarında en zor olanı para biriktirmekti. Fakat Hasan sevdası için her şeyi yapmıştı…
 Hasan yüzünde eksik olmayan gülümsemesiyle odanın başköşesine oturur. İçi içine sığmaz, sevinçten uçacak gibidir. Çünkü engeli aştığını ve yolun sonuna geldiğini düşünür. Haksız da değil zira, tek engel başlık parasıydı ve o da bu sorunu çözmüştü. Daha ne isteyebilirlerdiki ondan? O aşkı için imkânsızı başarmıştı…
 ‘Hadi getirin şu kahveyi de içelim, beybaba bak; istediğin üç milyonu getirdim‘ der ve parayı adamın önüne koyar. Kahve gelir gelmesine lakin baba, ‘benim sana verecek kızım yok demiştim ya’ der. Hasan ki koca direniş savaşında yer almış, dünyayı tir tir titreten çetelerden korkmamış, yılmamış, umutsuzluğa kapılmamıştı. Hayatında hiçbir zaman tatmadığı bir duyguyu ne yazıki o dem, oracıkta oturduğu o odada tatmıştı. Kavuşmaya bunca umut bağladığı bir anda yüreğine Everest Dağı büyüklüğünde bir engel indirilmişti…,
Önce duyduklarına inanamamış, halüsinasyon gördüğünü sanmış, gördüğünün bir kabus olduğunu düşünmüş. Kötü bir kabus gördüğünü düşündüğü için bu kötü kabustan uyanmak için kendi bilincine yüklenmiş. ‘Yoo olamaz, bu duyduklarım doğru olamaz‘ demiş bir süre kendi kendine.  Ama gerçekler acıdır, duydukları sahicidir ve elbette bir kâbustur.
‘Uzatın bana şu kahve tepsisini‘ der ve tepsiyi önüne çeker. Aile bu zamane mecnununun ne yapmak istediğini kestiremez. Hasan önüne koyduğu deste halindeki paraları tepsiye koyar ve cebinden çıkardığı çakmakla tutuşturur. Kimseden çıt çıkmaz. Olanlara kimse akıl sır da erdiremez. Kimse yerinden de teprenemez. Şaşkınlık içerisinde cayır cayır yanan paranın alevine bakar, dururlar. Basiretin bağlandığı anlar bu an olsa gerek. O bu parayı sevdası için biriktirmişti. Sevdasının yoluna düşenmiş engelleri kaldıramayacaksa üste üste koyduğu tomarların hiçbir anlamı olamazdıki...
 Oysaki o eve çok büyük umutlarla adım atmıştı. Sevdasının yoluna düşenmiş engellerin sonuna geldiğini düşünerek yürümüş, birkaç dakika içerisinde kafasında geleceğe dair binbir hayal geçirmişti. Belliki babanın kızı için başka planları vardı. Belki de yeğenlerinden birine vermek istemişti kızını. Belki de kıza danışmadan başkalarına söz vermişti. Kim bilir? Bunların tümü de mümkündü bu topraklarda.  Malum burası Kürdistan; aileciliğin ve aşiretçiliğin kanunlarının geçtiği kadim ülke.  Umutsuz aşkların diyarı, aşkların düşük doğduğu, sevdalıların zindanlarda çürütüldüğü, karaçalıların, yüksek duvarların kavuşmaları engellediği bir yurt..
Aşkın yasak, aşıklara ölümün adres gösterildiği yitik aşklar ülkesi Kürdistan’dan bahsediyorum. Daha dün ölen Mem‘lerin, Dewreşê Avdi‘lerin, Ferhat‘ların hikayeleriyle büyütüldük. Sevdanın yolları dikenli, engelliydi burada. Beko‘ların sevdalara pusu kurduğu yurdumuzda aşklar hep ölü doğardı. Arkalarında derya gibi acılar ve sönmek bilmeyen, yürek yangınları bırakırdı. Burada aşk acıyla, kahırla yaşanırdı…
Hasan’ın acısı da Mem’lerin, Ferhat’ların ve nicelerinin acısından farksız değildi.  Ferhat dağları delmişti ama  Hasan da dağları delmek gibi güç olan bir işi savaş atmosferi içerisinde başarmıştı...
O gün orada büyük umutlarla girdiği evden maalesef yana yakıla, yüreğinden vurulmuş ve yaralanarak çıktmıştı. Keskin bir acıydı yaşadığı. Daha bir kaç dakika önce evin merdivenlerini çıkarken kendisini bir tüy gibi hafif hissediyordu. Ama şimdi o Hasan gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti. Bir anda yaşlanmış, elden ayaktan düşmüş, bedenini taşıyamaz bir ihtiyar gibi oluvermişti.
Bu yüzden yerden kalkmaya kendinde mecal bulamamıştı. Birilerine dayanarak ayağa kalmak istemişti. Oracıkta ölmüş gibiydi. Acıdan, yaşadığı hayalkırıklığı, kırgınlık ve burukluktan yüreği kanıyordu. Bağırmak, ağlamak, bağrına vurmak geliyordu içinden. Utanmasaydı eğer oracıkta bağıra çağıra ağlayacaktı. Bağrına vura vura isyan edecekti kör talihine. Ama malum burası Kürdistan; erkekler ağlamaz kanunu hükmünü her yerde her zaman icra ederdi. Acı ne denli büyük olsa da erkek adam ağlamazdı, yakışmazdı bir erkeğe ağlamak. Ne de olsa ağlamak kadınlara has bir meziyetti.
 Bittiğini, tükendiğini, elden ayaktan düştüğünü hücrelerine dek hissettiği o anda binbir güçlükle, ‘hadi yüreğim toparlan‘ talimatını verir kendine. Bu zor anda mutfağın kapısında onu acıyla süzen gül cemaline gözü takılır. Onu da oracıkta ateş basmış, kendi sessizliğinde kör talihine, çaresizliğine sessizce gözyaşı dökerken yakalar. Sevdiği de acıdan kahroluyor, yüreği alev alev yanıyordu. Ne ki onun isyanı sessizdi. Malum bu topraklarda kızlar aşk acılarını gizli yaşamak zorundalardı. Kaderine isyan etmek ayıptı, günahtı. ‘Siz ne derseniz deyin, ben onu seviyorum‘ demek bağışlanmazdı…
 Bir kadının en iyi yapabildiği şey kendi içinde hayata küsüp sessizliğe gömülmesiydi. O an kızın yaptığı da buydu. Kötü talihine gizliden usulca gözyaşı akıtıyordu. Onun bu halini gören Hasan bir anda toparlanıp ayağa fırlar ve çeker gider... 
Gel zaman, git zaman aylar geçer ama mümkünü yok o bu sevdayı ne aklından ne de yüreğinden söküp atamaz. Bu sevdayla yatıp kalkar. Umutsuz aşkının acısını unutmak için süren devrimin tüm işlerine koşar. ‘Bir şeylerle meşgul olursam belki teselli bulurum‘ der kendi kendine. Bu geçen zaman içerisinde kızın da asayiş güçlerine katılmasına gizliden ön ayak olur. Ona haber salar; ‘gel asayişe katıl, kendini eğitir, bir farklılık yaşarsın‘ der. Yaşadığı umutsuz aşkın acısını yüreğinden söküp  çıkartamayan kızımız da teselliyi devrim saflarına katılmakta bulur. Gelir asayiş kuvvetlerine katılır. İlk üç ayda eğitim görür. Eğitimini tamamladığı günde Hasan gelip sevdiğini görür. Bireysel aşkın yolu engelli iken kızımız çareyi profesyonel kadro olmakta bulur. Yeni çalışma  alanı da Afrin olur. Kız vedalaşıp gider…
Hasan bunu da hesaplayamamıştı. Artık ailenin engeline yeni bir engel daha eklenmişti. Malum profesyonel kadro olan evlenmezdi. Kadroların böyle bir hukukları vardı. Kız onunla vedalaşır ve görev alanına gider…
Aylar sonra bilinen adıyla Ş. Ebu Leyla Devrimci Operasyonu adı altında Mınbıcî kurtarma hamlesi başlatılır. Amaç üç Kürt bölgesini birleştirmektir. Malum Afrin bölgesi çetelerin denetimindeydi. Bu bölgeler arası bir koridorun açılması gerekliydi.  Hasan da bu direnişe canla başla katılır. Onun kişisel gerekçeleri de en az genel gerekçeler kadar büyüktü. Koridor açılırsa gül cemalini görecekti. Çünkü sevdiği oradaydı. Şayet koridor açılırsa onu da görme koşulu doğacaktı. Canla başla direnir. Çatışmalarda kaç defa da  yaralanır. En son çatışmaların birinde çok ağır bir şekilde yaralanır. Hastanede ameliyat olduğu günün birinde aldığı narkozun etkisiyle, ‘kimseler sevdiğimi benden alamaz‘ diye haykırır.
 Zikrettiği örgüt liderlerinin isimlerini vererek onun kızı da olsa, ‘o önce benimdi, aramıza kimse giremeeez’ diyerek sevdiği kızın adını yüksek sesle haykırır. İçindeki yangından habersiz olanlara söylediği sözler bir şey ifade etmez. Onlar ameliyat sonrası anlarda herkesin ileri geri konuştuklarını bilirlerdi. Bu da o anlardan biriydi demiş ve söylenenlere aldırmamışlardı. Ama Hasan‘ın içinde yanan ateşten haberdar olanlar onun yürek paralayıcı sözlerinin nedenlerini çok iyi biliyorlardı…
Ne demeli bu acı yüklü aşk ve kahramanlık hikâyesine? Yorumlamaya kalkarsam yazının rengi değişir. Yorumu size bırakarak sözlerimi bağlamak istiyorum. Ama öncesinde bir itirafta bulunayım; sözü geçen kahramanları tanımıyorum…Geçen gün yaralıları ziyaret etmek için hastaneye giden bir dostumdan duydum…Hasan’ın yürekten gelen çığlıklarından, haykırış ve isyanlarından o da çok etkilenmişti. Bu duygularını telefonla fısıldadı kulağıma. Malum hayatın bu ilginç hallerini yazmaktan zevk duyan ben hemen kaleme sarıldım. 
Olayın yaşandığı mekânı, sevdalılarımızı hiç tanımıyorum, o yüzden betimlemelerim yetersiz kalabilir. Bunun için siz okuyucularımın affına sığınıyorum. Eh malum edebiyatçı da değilim fakat, insana dair acıları, sevinçleri sözlerin gücüyle ölümsüzleştirmek gerekir diye düşünenlerdenim. ,
Ve işte geldim yazımın  sonuna; lakin Hasan‘ın sevdası sürüyor. Bu ruhsuz ve mekanik çağda iyi ki de aşkları uğruna ölecek kadar cesur, gözüpek ve romantik Hasan’lar ve H…………… var…
 Süren tüm savaşlara inat da aşkın aydınlığı karanlığın perdelerini yırtacak ve aşk varoldukça insanlık asla yok olmayacak….

Rojinda Canan
 
Loading...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.