Rojava bir statüye bağlanmadan çözüm mümkün görünmüyor

Serpil İlgün'ün Pazartesi konuğu Araştırmacı, Yazar ve Avukat Fırat Aydınkaya.

Rojava bir statüye bağlanmadan çözüm mümkün görünmüyor

ROJHABER - Bir yandan yıkıcılığı ve şiddeti günbegün artan savaş, diğer yandan operasyonlar, tutuklamalar, belediyelere atanan kayyımlar, açığa alınan eğitimciler ve HDP’li milletvekillerinin mahkemelere zorla getirilme kararları... Suriye bataklığına girmenin de eklendiği tablo, önümüzdeki günlerde şiddet ve baskının yoğunlaşarak artacağının göstergesi.
Savaş, şiddet ve baskı politikaları nereye kadar sürdürülebilir? Silahların susmasının bugün için koşulları ne? Erdoğan ve AKP Hükümetinin “Ne pahasına olursa olsun Suriye’de Kürt oluşumuna izin vermeyeceğiz” dediği Rojava, Kürt halkı ve siyaseti için ne ifade ediyor? 18 ay aradan sonra aile görüşüne izin verilen Öcalan’ın barış mesajı neden etkisiz kaldı? Kürt sorununda “Artık savunmada değil taarruzdayız” şeklinde çizilen istikamet, yaşanan şiddeti nereye taşır?
Araştırmacı, Yazar ve Avukat Fırat Aydınkaya yanıtladı.

‘Savaş şiddetini artırırken çatışmasızlık yeniden sağlanabilir mi?’ sorusuna umutlu bir yanıt üretebilmek giderek zorlaşıyor. Kimi yorumculara göre Türkiye bu ihtimalden her geçen gün uzaklaşıyor. Zaten Erdoğan ve Hükümetin de böyle bir isteği yok. Kimilerine göre ise silahların susması her an mümkün olabilir. Sizin yaklaşımınız ne?
Açıkçası geldiğimiz noktada tarafların bir araya gelip Kürt meselesini barışçıl bir paradigma ekseninde çözeceklerine dair bir emare yok ortada. Bunun öncelikli sebebi tarafların politik ajandalarının, stratejik önceliklerinin farklı olması. Kürtlerden başlayalım; Kürtlerin ajandaları büyük oranda Rojava ile bağlantılı. Rojava pek çok açıdan Kürt siyasetinin önünde kendi ütopyalarını, kendi modernleşme projelerini gerçekleştirme bağlamında büyük bir potansiyel olarak duruyor. Rojava meselesi bir statüye bağlanmadan çözüm beklemek, reel politik açısından pek mümkün görünmüyor. Fakat Rojava meselesini maç izler gibi izlediğimiz için işin tarihsel ve sosyolojik bağlantılarını bir türlü konuşamıyoruz.

Nedir o bağlantı?
Kürt coğrafyasının parçalarından biri olarak Rojava, uzun zaman boyunca hep diğer parçaların gölgesinde kaldı. Kürt hareketleri uzun zaman boyunca burayı kurtarmak, özgürleştirmek için müstakil bir siyaset ve hareket örgütlemekten uzak kaldı. O yüzden hep kurtarılmayı bekleyen üçüncü, hatta dördüncü hinterland olarak sırasını bekleyen mekandı. Diğer bir ifadeyle oranın kurtuluşunu diğer parçaların önüne koyan bir politik ağırlığı olmadı hiçbir zaman. Şeyh Said isyanını müteakip yenilen Kürt savaşçıları Rojava bölgesine sığındılar. Bu coğrafya Hawar, Ronahi gibi dergilerle kültürel bir rönesansın mekanı oldu. 1927’de kurulan Hoybun örgütü de burada mobilize edildi. Hoybuncuların mesela Rojava’yı özgürleştirmek gibi bir derdi olmadı uzun süre. Bunda elbette Fransız baskısı da belirleyiciydi. Nitekim Hoybun’un ilk işi Ağrı isyanını örgütlemekti. Ezcümle Rojava, uğrunda mücadele edilen değil, üzerinde mücadele edilen bir cephe gerisi mekandı o dönemde. Kürt siyasi tarihinde Rojava ilk kez diğer bütün parçaların önüne geçerek diğer parçaların onun için mücadele verdiği bir alan haline geldi.
Son olarak Rojava, Kürt modernleşmesinde belli bir aşamayı temsil ediyor. Aşağı yukarı 150 yıllık Kürt modernleşmesinde şimdiye kadar yapılan şey inşaydı. Güney Kürdistan’dan sonra Rojava modeli Kürt modernleşmesinin kurumsallaştığı bir alan olarak ortada duruyor. Dolayısıyla Rojava meselesi Kürtlerin tarihsel beklentilerinin hayata geçtiği, bir laboratuar, bir ütopya mekanı olarak görülüyor. O yüzden de Kürtlerin siyasi ajandası ile Hükümetin siyasi ajandası arasında neredeyse bir uçurum var.

Dolayısıyla Hükümetin ajandası da değişti...
Evet, Hükümetin ajandası da Rojava’yla bağlantılı. Son bir yıllık çatışma aslında Türkiye alanıyla ilgili bir çatışma değil, Rojava’daki statünün ne olacağına bağlı bir kavga yaşanıyor.

‘Çözüm süreci neden sona erdi?’ sorularına verilen yanıtlarda Rojava bir etken olmakla birlikte, seçimler, savaş seçeneğinin Erdoğan’a daha çok kazandıran bir seçenek olması gibi etkenlerden sonra sıralanıyor. Ancak siz Rojava faktörünü en başa koyuyorsunuz...
Kesinlikle. Çünkü Rojava nasıl Kürtlerin rüyalarına sirayet eden bir ütopya alanıysa, tersinden devletin ve bürokrasinin yüz yıllık korkularına, paranoyalarına seslenen bir distopya alanı olarak görülüyor. Bu nedenle dünyanın pek çok yerinde Rojava’da verilen mücadele alkışlanırken, Türkiye’de şeytanlaştırılıyor. Rojava’daki Kürt hakimiyeti Türkiye’deki Müslümanlarla Ortadoğu’daki Müslümanların bağını koparacak bir girişim olarak ele alınıyor örneğin. Burada Kürtlerin İslam kimliği yok sayılarak, sürmekte olan çatışmanın Müslümanlarla İslam’dan dönenlerin, Zerdüştilerin savaşı olarak sunulması ayrıca manidar. 1950’lerde Suriye sosyalistleri Rojava Kürtlerinin taleplerini “Burada ikinci İsrail kurulacak” diye propaganda ediyordu. Dolayısıyla buranın ısrarla İslam dışı anomali varlık olarak resmedilmesi eski bir alışkanlık. İslamcı entelektüel camiaya yön veren kesimlerin hâlâ ırkçılıktan beslenmesi hayli düşündürücü. Elbette Kürtler artık inkar edilmiyor. İnkar edilen şey, var olduğuna inanılan bir halkın hakları. “Kürtler var ama kendilerini yönetmemeli” şeklinde kültürel bir ırkçılık söz konusu. İslami enternasyonalizmden söz eden İslamcı entelektüellerin Ziya Gökalp’ten bile daha geri bir pozisyonda olmasıdır esas sorun. 1909’da “lisanı ve edebiyatı olan bir halkın istiklali neden olmasın” diyen bir Ziya Gökalp performansı zaten beklemiyoruz. Ama hiç değilse Turancı bir kimliğe sahip olduğu 1923’lerde “Kürtçe Ortadoğu’nun en zengin dillerinden biri” diyen Gökalp kadar Kürtlere yakın olsalar bazı şeyler değişebilirdi. AKP çevrelerinin hâlâ tıpkı ilk dönem Kemalistleri gibi Kürtçe’nin medeniyet dili olmadığını ileri sürerek Turancı Ziya Gökalp’ten bile daha geri bir noktada olması hazin.    

Çözüm meselesine dönersek, iki farklı ajandanın ortaklaşması mümkün mü?
Vurguladığım gibi, burada hem devletin, hem Kürtlerin beklentileri farklı. Şu an ortaklaşmaları zor görünüyor. Fakat üçüncü bir güç olarak Öcalan’ın da çözüm ajandasının olduğunu biliyoruz. Öcalan ısrarla müstakil bir barış alanını inşa etmeyi istedi, denedi. Bu barış alanının felsefi bir alt yapısı da vardı. Mesela Spinoza’yı bolca okuduğunu biliyoruz. Spinoza’nın “barış, savaşın yokluğu değil; ruhun kuvvetinden kaynaklanan bir erdem, bir adalet tesisi” görüşüne yakın bir görüşü vardı. Reel politik veya pragmatik bir bakış açısından çok, daha felsefi bir düzlemden bakıyordu barış meselesine. Ancak bu derinliği inşa edebilecek mekanizmalardan yoksun bırakıldığı için rolünü bihakkın oynayamadı.
Barışçı çözüm bahsinde belki de çuvaldızı biraz da kendimize batırmalıyız. Barışçı bir çözüm isteyen kesimler olarak yeterince cesur ve üretken olamadığımızı itiraf etmeliyiz. Yaşanmış bir hikaye üzerinden ne demek istediğimi daha iyi anlatabilirim sanıyorum. Ermeni soykırımı sırasında Nusaybin’de bir kısım Kürt erkekleri buradaki Ermenileri katletme planlarını konuşmak için bir araya gelir. Bu plandan haberdar olan Kürt kadınları, katliama gidecek olan eşlerinin tüfeklerinin namlularını hamurla doldurarak katliamı önler. Bu benzersiz kadınların yaptıkları barışçı eylem kadar cesur ve kreatif yöntemler bulsaydık belki de ülkedeki barış projesi hâlâ devam ediyor olurdu.   

ÖCALAN’IN MESAJLARI ŞU ANDA HÜKÜMET İÇİN ‘KULLANIŞLI’ GELMİYOR

18 ay aradan sonra aile görüşüne izin verilen PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın, barış çağrısını yenilediği mesajının öncekiler gibi etki yaratmamasını nasıl değerlendirirsiniz? Hükümet bu ziyaretin gerçekleştiği saatlerde DBP’li belediyelere kayyım atayarak tutumunu belli etti, ancak spesifik olarak Öcalan’ın mesajını sessizlikle karşıladı. Sessizliğin nedeni ne?
Öcalan’ın söylediklerinin Hükümetin derinliklerinde not edildiği muhakkak. Ancak Hükümet çağrıya şimdilik, değişik sebeplerden ötürü, bigane kalmış gözüküyor. Bunun bir sebebi darbe sürecinden yeni çıkan devletin bütün gücünü yeniden inşaya hasretmesidir sanıyorum. Türkiye’deki inşa süreçlerinin neredeyse hepsinde Kürtlerin şiddet parantezine alındığı malum. Mesela II. Mahmud dönemindeki yeniden inşayı ele alalım. Kendisi darbe konjonktürüne benzer bir şekilde Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıp yeni bir ordu kurarak devleti yeniden inşaya yöneldi. Kendi ordusunu kurduğu zaman ilk olarak Kürdistan’a sefer düzenlediğini biliyoruz. Dönemin yazışmaları bu sefere “Kürdistan’ın mükerrer fethi” demiştir örneğin. Bu fetih organizasyonları o kadar şiddetli bir yıkım ve tahribat yaratmıştır ki, o savaşın içinde yer alan Moltke gibi Prusyalı müşavirler bile “Bu kadar olmaz” der. Yine Cumhuriyetin ilk yıllarını, 1920’den 1938’e Dersim isyanı bastırılıncaya kadarki süreyi ele alalım. O dönem içinde üçüncü kez Kürt coğrafyası baştan aşağı fethedilmeye konu edilmiştir. Orada yine barış çağrılarına kulak asılmamıştır. Bulunduğumuz süreçte ise aslında ordu bürokrasisi, içindeki bir kısım darbecinin öncülüğünde, dördüncü kez Kürt yerleşimlerinin fetih operasyonlarını Sur ve Cizre’yi yerle bir ederek başlatmıştı. Hükümet de darbe süreciyle yarım kalan bu fetih dalgasını devam ettirmek niyetinde şimdilik. Kürt coğrafyasını dördüncü kez fethederek yeniden inşayı garantiye almak istiyorlar. Tam da bu dönemde gelen Öcalan’ın mesajlarının karşılık bulmamasının nedeni bu. Aksine bu çağrıya Kürt orta sınıflarını mülksüzleştirerek, Kürtlerin demokratik iktidar alanlarını devletleştirerek cevap veriyor.

Öyleyse neden onca zaman sonra şimdi görüşmeye izin verildi?
Öcalan’ın sağlığı ile ilgili Kürt siyasetçilerinin de katılımıyla açlık grevleri başlamıştı biliyorsunuz. Bu açlık grevlerinin Kobani benzeri bir serhıldan dalgasına sebebiyet verebileceği endişesi hakimdi Hükümette. Bu anlamda tedbiren izin verdiler. Şunu da eklemek gerek; Hükümet, Türk milliyetçiliği ile İslam milliyetçiliğinin koalisyonundan oluşan ve adına “Yenikapı ruhu” denilen mutabakatı kendisi için şimdilik yeterli görüyor. O nedenle Öcalan’ın mesajları şu anda “kullanışlı” gelmiyor. Öcalan’ın yaklaşık 1.5 yıl önce “Çözüm süreci akamete uğrarsa darbe mekaniği harekete geçebilir” diye bir uyarısı olmuştu. Gerçekten de dediği çıktı, fakat bu uyarı nedense yalnızca Hükümete verilmiş bir uyarı olarak okundu. Oysa en az Hükümet kadar Kürtlere yönelik de bir uyarıydı. Ne yazık ki o uyarısı yeterince dikkate alınmadı ve darbe girişimi meydana geldi. Darbe mekaniği harekete geçti, doğru ama artık yepyeni bir siyasal ve toplumsal eşikteyiz. Ben “darbe mekaniğinin” bir tık üstünün “soykırım mekaniği” olacağını düşünüyorum. Esas tehlikeli olan şey de bu. Ve artık Kürt meselesi yeni bir aşırı şiddet eşiğinde.

Açar mısınız?
Kabaca Öcalan’ın yakalanmasından 2015’e kadar devlet bürokrasisinin kendini geriye çekip ülkeyi linç operatörlerine emanet ederek bir Lynch-land haline getirdiğini biliyoruz. Daha çok batıdaki Kürtlere yönelik “sıradan faşizm” frekansında sergilenen bir linç rejimi söz konusuydu. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra seviyenin bir tık üste çıkacağını düşünüyorum. Artık tekil şahsiyetlere yönelen sıradan faşizm değil, örgütlü faşizm operatörleri iş başında olacak diye tahmin ediyorum. Ergenekoncu yapılarla yapılan ittifaklar, Teşkilat-ı Mahsusa güzellemeleri, darbe sonrası bürokrasinin kolektif cezalandırma merakının yeniden nüksetmesi gibi olgular ortadayken, özellikle batıdaki Kürtler açısından “pogrom” benzeri süreçlerin gelişmesi muhtemel. Yine darbe sonrasında çok kısa süre içinde yüz bin insanın mülksüzleştirilmesi ile kırk bine yakın insanın tutuklanması benzeri kolektif ceza tablosu bürokrasinin bu türden etnik mühendislikler için hazırlıklı olduğunu, devlet bürokrasisinin kolektif cezalandırmaya hâlâ iştahlı olduğunu gösteriyor. Bu yüzden çatışmanın uzaması durumunda ileriki süreçte “soykırım mekaniği” devreye girebilir diyorum. 

ROJAVA, KÜRTLERİN İÇ ÇELİŞKİLERİNE KURBAN GİDEBİLİR

Demirtaş başkanlığındaki HDP heyetinin Kuzey Irak ziyaretini nasıl değerlendiriyorsunuz? Ziyaretin amacı ‘Kürdistani partiler arası birlik sağlamak’ olarak açıklandı. Ancak bununla birlikte Kürdistan Bölgesel Yönetimi liderlerinden, özellikle de Barzani’den silahların susması için devreye girmesinin isteneceği yorumları da yapılıyor…
Evet, Kürt partileri arasındaki müzakere eksikliği önemli bir sorun. Bugün Rojava ile birlikte tarihi bir eşikteyiz Kürtler olarak. Berlin anlaşması nasıl Ermeni sorununu uluslararası sistemin sorunu haline getirdiyse, Rojava’daki durum da Kürt meselesini uluslararası bir mesele haline getirmiş durumda. Meselenin uluslararası sistemin içine girmiş olması fırsatlar kadar, riskleri de barındırır kuşkusuz. Burada, Ermeni meselesinin “şark meselesinin bir parçası olarak” ele alınmasını sağlayan 1878 Berlin Kongresine Ermeni delegasyonu başkanı olarak katılan Hırimyan Hayrig’in ‘demir kepçe’ metaforunu hatırlamak önemli. Hayrig, kongreden dönerken sükutu hayale uğramış olarak olan biteni soranlara şöyle demişti: Kongreye katılan devletlerin hepsine demir kepçe verilmişti. Demir kepçe ile kazanın içindeki yemeği herkes fazlasıyla aldı. Bize de kağıttan bir kepçe vermişlerdi. Kağıttan kepçe ile kazandan yemek almak mümkün olmadı. İkinci örnek de Mahabad Cumhuriyeti. O dönemde yine Rus-ABD çekişmesi vardı. Gazi Muhammed’i (Mahabad Cumhuriyeti’nin Devlet Başkanı) idam sehpasına götüren sadece uluslararası sistemin handikapları değildi, Kürtlerin iç çelişkileriydi. Rojava bölgesi Kürtlerin iç çelişkilerine kurban gidebilir.

15 TEMMUZ’DA SADECE KURUMLAR ÇÖKMEDİ, CUMHURİYET İDEOLOJİSİ VE İSLAMCILIK DA SALLANDI

Darbe mekaniğinden bahsettiniz. Uzatılacağı beklenen OHAL, ülkenin KHK’lerle idaresi, çöken kurumlar, devam eden “temizlik operasyonu” ve aydınlatılmayı bekleyen sorularıyla darbe girişimi temel gündem olmayı sürdürüyor. 15 Temmuz’u siz nasıl okuyorsunuz?
Bir kere 15 Temmuz gecesinde çöken sadece devlet kurumları değildi. Cumhuriyet ideolojisi ve İslamcılık da sallandı. Ülkedeki İslamcılığın tek adam yönetimi dışında ideolojik, iktisadi ve toplumsal bir yenilik getiremediği ortada. Belki de bu yüzden darbeyi mümkün kılan sebepler skalasının en tepesinde Türkiye’deki İslamcılık hareketinin nihai başarısızlığında aranmalı. Fakat İbni Teymiyye’den veya birkaç yüz yıllık Afgani’den başlatırsak yüz yılı aşkın bir bilgi birikimine sahip olan İslamcılığın kendini yeniden üreterek var kılabilme noktasında yetenekli olduğunu biliyoruz.  Zaten 15 Temmuz gecesi devlet bütün kurumlarıyla tel tel dökülürken ayakta kalan yalnızca Erdoğan’dı. Darbe sonrasında çoğulcu demokrasiye dönüleceğine dair beklentiler naif beklentiden öteye gidemedi. Bu yüzden büyük ihtimalle ilerde tarihçiler 15 Temmuz darbesini demokrasiye çekilmiş bir silah olarak göreceği gibi “İslami ulus devlet nizamı”nın başlangıcı olarak görmeleri kuvvetle muhtemel. İslami ulus devlet teorisi esas olarak Mısırlı Reşit Rıza’nın işlediği bir tezdi. Bu gelenek İslami olanın toplumla bağını kurarken iktidarı ve devleti Allah’ın hakimiyetini sağlamak için ele geçirilmesi gereken bir hedef olarak kodlamaktaydı. Tunus’ta, Mısır’da,  İran’da, Türkiye’de devleti ele geçiren İslami oluşumların alternatif bir İslami modernite inşa edemediği görüldü. En iyi ihtimalle bildik manada ulus devletin ötesine geçemeyen bu modellerin, kapitalizm ile otoriter rejimi mass ederek kapitalizmin bir türevi haline geldiği ortada.

BU DENLİ ÖLÜMCÜL BİR TARİKAT İÇİ ÇATIŞMAYI TARİHTE GÖRMEK MÜMKÜN DEĞİL

Tiroj dergisinin son sayısına yazdığınız yazıda darbeyi aynı zamanda İslam içi, tarikat içi ve sınıf içi bir çatışma olarak da ele alıyorsunuz. Açar mısınız?
Ortaya çıkan kanıtlara bakılırsa darbeyi planlayan ekibin baş şüphelisi Gülenistler. Bu grubun bağlı bulunduğu İslami anlayışın soy kütüğünün Nakşi geleneğine uzandığı bilinmekte zaten. Gülen grubu bu anlamda dini bir siyasi enstrüman olarak kullanan, siyaseti ise turanist bir aktivizm ekseninde örgütleyen sıra dışı bir grup olarak öne çıktı. Gülen grubu ilk Nakşi haceganlarından Beyazıd-i Bistami’nin “kendi yolunun başlangıcının diğer yolların sonu olduğunu” öne sürmesine benzer bir dinsel monopollüğün içinde hareket etmekteydi. Esasen milli görüş geleneği de Nakşiliğin bir türev yorumu. AKP konsorsiyumunda yer alan neredeyse bütün İslami fraksiyonlar Nakşi tekkelerinden yetişmedir. Şeyh Ziyaeddin Gümüşhanevi ile Arvasiler Milli Görüş geleneğinin soy kütüğünde kritik bir yerdedir. Arvasiler Necip Fazıl’ın da Şeyhlerindendi. Dolayısıyla AKP-Gülen grubunun çatışması özünde Nakşiliğin bir iç çatışmasıydı. Tarikat çevrelerinde ikinci bin yılın müçtehidi olarak görülen Mevlana Halid, Hindistan’dan Kürdistan’a dönerken Şeyhi olan Dehlevi’ye temel amacını “din adına bu dünyayı istemek” olarak formüle etmişti. Geldiğimiz noktadaki kavga iki Nakşi anlayışın “din adına devleti istemenin” bir çatışmasıydı. Nakşilik tarihini biraz çalışan biri olarak bu denli ölümcül ve yok edici bir tarikat içi çatışmayı tarihte görmek mümkün değil.  

TOTALİTER BİR REJİMİN İÇİNDEYİZ

15 Temmuz öncesinde de “fiilen yürürlükte” denilen başkanlık/tek adam yönetiminin OHAL ilanı ile birlikte iyiden iyiye tesis edildiğini hemen herkes teslim ediyor. “Bu fiili durum ne kadar sürdürebilir” sorusuna sizin yanıtınız ne?
Dediğiniz gibi uzun süreden bu yana fiili bir tek adam yönetimi var zaten. Buna Türkiye’deki bazı çevreler doğru olmayan bir şekilde faşizm yakıştırması yapıyor. Rejim olarak faşizm tartışmasını yapanlar kuramsal bir perspektiften ziyade yalnızca Erdoğan’ın şahsı üzerinden konuyu izah etmekte. Elbette faşizmde kişi kültü önemlidir ama faşizm yalnızca Hitler’in şahsına indirgenemez. Bu manada Dimitrov, faşizm tahlillerin en önemli zaafı tam teşekküllü faşizmi ekonomizm ile anlatmak ise, Türkiye’deki andığım çevrelerin faşizm tahlillerinin en önemli zaafı da meseleyi aşırı şahsi ve devamında aşırı politik bir çerçeve içinde sunmaları. Türkiye’deki faşizm tartışması da aşırı şahsi ve aşırı politik bir kulvarda konuşulduğu için faşizmin kitle ruhu, korporatist örgütlenmeleri, iktisadi bağlantıları, derin devlet organizasyonları benzeri şeyler güme gidiyor. Bununla birlikte Türkiye’de otoriter bir rejimin de bir tık ilerisindeyiz artık. O eşiği geçtik. Totaliter bir rejimin içindeyiz. Agamben, bir süre önce yirminci yüzyılın parlamenter demokrasilerinin ne kadar çabuk totaliter devletlere dönüşebildiğini ve bu yüzyıldaki totaliter devletlerin de yine ne kadar çabuk biçimde ve neredeyse hiçbir kesinti yaşanmadan parlamenter demokrasilere dönüşebildiğine dikkatimizi çekerken haklıydı.

TÜRK AYDINLARI MESELESİNDE UMUTLU OLMAK KOLAY DEĞİL

Türk aydınlarının, liberallerinin Kürt özgürlük hareketine yönelik eleştirileri geçtiğimiz günlerin tartışma konularından biri oldu. Bir dönemdir “Kürt siyasal hareketi bütün bileşenleriyle bir tercih eşiğinde; Siyaset mi, savaş mı?” “PKK ateşkes çağrısı yaparak savaşı durdurma seçeneğini kullanmakta geç kaldı” gibi eleştiriler zaten yapılmaktaydı. Diğer yandan, Türk aydınının Kürt hareketine verdiği desteğin koşulluluk taşıdığı için sorunlu olduğu eleştirileri var. Tartışmaya siz nasıl yaklaşıyorsunuz?
Türk aydınları meselesinde umutlu kalmak kolay değil. Elbette istisnaları ayrı tutarak konuşmak gerekirse İslamcısından liberaline, sosyalistinden anarşistine Türk aydınlarının çoğunda Kürt meselesi bahis konusu olduğunda bilinç altında özenle taşıdıkları Mahmut Esat Bozkurt’un biometrik fotoğrafı var. Bilhassa çatışma zamanlarında, Kürtlerin yalnızlaştırıldığı puslu havalarda kendi kibirlerini mızrak ucuna yerleştirip Kürtlere fırlatmaları da bu yüzden. Kürt meselesi ile Türk aydınlarının bahsini Sartre üzerinden konuşmak fazlasıyla iyi niyetli bir yaklaşım. Bana kalırsa Sartre’a gelmeden önce Cezayir meselesi konusunda Camus’yu, belki de esasen daha genel manada kolonyalizm meselesinde Naipaul’u konuşmak gerek. Artık savaş dönemlerinde yalpalayan Türk aydınları gündeme geldiğinde aklıma Cioran’ın “her insanın içinde bir peygamber uyuklar” aforizması geliyor. Türk aydınlarının önemli bir kesiminin devlet ile Kürtler arasındaki hiyerarşide kendisine atfettiği konum tam da peygamberlik konumu. Barış dönemlerinde bir peygamber edasıyla devletinden Kürtler için şefaat talep ederken, savaş dönemlerinde Kürtlere hadlerini bildirip doğuştan getirdiğine inandıkları günahlarını sayarak devlete koşulsuz itaatini kanıtlamakla meşguller.

Evrensel

Yükleniyor...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.