Günay Aslan: Babam...
Babam…
 
‘İçindeki hızı düşür; yavaşla ‘ diyor bilge…
‘Yavaşla çünkü, hızla harcadığın ve elinden kaçırdığın zamanı çok özlesen de bir daha bulamayacaksın…‘
İnsana ait tek şeyin zaman olduğunu söyleyen, ‘yavaşlamayı ve haz alarak yaşamayı‘ öneren bilge böyle diyor ancak, bencil ve doyumsuz insan da kendisine ait sınırlı zamana çok şey sığdırmak, çok şey yaşamak istiyor.
Hayatın beyhude olduğu gerçeğine rağmen yaşadıklarının ve kazandıklarının yanına kar kalacağını düşünen insan zamanın hızını düşürmek ve yavaşlamak yerine hızlanmayı tercih ediyor...
Bilemiyorum; belki de şartlar, genetik alışkanlıklar veya öğrenilmiş davranışlar onu buna zorluyor…
Oysa insanı bir hayata, hayatı da bir hayale bağlayan dünya kurulduğundan bu yana kocaman bir boşlukta dönüyor…
Yaklaşık 5 milyar yıldır hayat ve hayalle birlikte her şey o sonsuz boşlukta kaybolup gidiyor…
İnsanın ömür boyu peşinden koştuğu umutları, arzuları, duyguları , hırsları, özlemleri ve hayalleri hayatın ölümle yolunun kesiştiği ‘sıfır noktasında‘ boşluğa yenik düşüyor…
İnsan yaşarken, üstelik de hayat yolunda hızlanmışken bunun farkına varamıyor ancak, yolun sonunda bütün yaşadıkları anlamlarından soyunuyor ve elde sadece kocaman bir boşluk kalıyor...
Öte yandan insan yaşlandıkça metabolizmanın yıpranmasına bağlı olarak davranışları da ağırlaşıyor.
Yaşlılıkta fiziki nedenlerden ötürü hayatı ister istemez yavaşlayan insana bir sakinlik, bir dinginlik duygusu egemen oluyor fakat, diğer yandan da bütün bunların tersine içindeki zaman daha çok hızlanıyor…
Beden yaşladıkça, fiziksel hareketler ağırlaştıkça insan istese de artık içindeki zamanın hızını düşüremiyor.
Aksine ömrünün son demlerine geldiğinde hızla harcadığı ve elden kaçırdığı zamanı yeniden yakalamanın ve bazı şeyleri yeniden yaşamanın peşine düşmek zorunda kalıyor.
Bunun için de hızlanma ihtiyacı hissediyor ve oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi zamanın kapısında çırpınıp duruyor.
Çırpınırken de tıpkı çocukken olduğu gibi yaşlıyken de sadece anne ve babasını arıyor!  
Anne ve babası ister hayatta olsun ister olmasın, ayrıca onlara dair anıları, algıları ve duyguları ne olursa olsun insan yaşlanınca anne ve babasından bağımsız bir hayat sürdüremiyor.
Başkaları da öyle mi bilemiyorum fakat ben, babamın 25’inci ölüm yıldönümde onlardan ayrı yapamadığımı görüyorum ve son yıllarda onlarsız geçen bir günümün bile olmadığını biliyorum.
Bunun kederli bir ömrün yaraladığı ruhumu hafiflettiğini ve acılarla yıllanmış yüreğime ferahlık verdiğini hissediyorum.  
Dolayısıyla son yıllarda bilgenin öğüdüne uygun bir biçimde içimdeki hızı düşürmeye, yavaşlamaya çalışsam da yapamıyorum.
Bunun için galiba yazmam; şairin dediği gibi, ‘zamana kendimi anlatmam‘ gerekiyor...
*
Babamın zamanın ve hayat ırmağının hızına rağmen sakin ve dingin bir hayatı vardı. Bildiğim en önemli özelliği hayat karşısındaki inanılmaz rahatlığıydı.
Kendisi ve ailesiyle ilgili en hayati kararlarda bile karasız kalır; kararı hayatın akışına bırakırdı.
Kararsızlık onun temel özelliğiydi…
Kim bilebilir belki de bu onun hayata katlanmak için bulduğu bir yöntem; ustaca bir yaşam biçimiydi.
Bilemiyorum, bildiğim karar vermekten haz etmezdi. İyiyle kötü, güzelle çirkin, sevgiyle nefret, hüzünle neşe, yalanla gerçek, arasındaki farkı bilmesine rağmen karar vermez, veremezdi.
Belki de her birinin bir diğerini içinde barındırdığını fark ederdi. Bundan olsa gerek karar vermek yerine kaderine boyun eğmeyi tercih ederdi...
Babam aynı zamanda safdil biriydi. Hayata olduğu gibi insanlara da güvenirdi. İnsanseverdi. Varsılla yoksulu ayırt etmez; herkese değer verir, herkesle iyi ilişkiler kurmaya özen gösterirdi.
Bu aynı zamanda onun için kötülüklerden korunmanın bir yöntemiydi.
 Zira babam ülkesini terk etmek zorunda kalmış bir muhacirdi. Azınlıktaki öteki’lerdendi ve güçsüzlüğün güçle çekişmesinin kolay olmadığını bilecek tecrübeye sahipti.
Her göçmen gibi babam da edilgen ve ürkekti...
Hayatının başlangıç aşamasında yaşadıkları yüzünden tarihin kurbanı olduğu duygusuyla hareket ederdi.
Dolayısıyla konuşuyor görünse de özünde sessizdi. Konuşması gerekenleri söylemez,sıra ciddi söze geldiğinde geçiştirirdi.
Sadece babam değil, üzerinde yaşadığımız topraklar ve toprakların insanları da seslerini tarihin daha başlangıç aşamasında yitirmişlerdi. Sessizlik sanki herkesi biribine bağlayan gizli bir ilke gibiydi. 
Tarihin başlangıcında ve devamında yaşanan sorunlar burada yaşamı tersine çevirmişti. Kelimelerin kanı çekilmiş, cümleler canlılığını yitirmişti. İnsanlar binlerce yıldır susan toprağın ruhunu inciteceklerini düşündükleri için suskunluğa geçmişti.
Bizim derin suskunluğumuz sağır ediciydi…
Tabii babam da diğer akranları gibi gerçek anlamda konuşmaya çok sonraları, ‘Kürtlerin son isyanıyla‘ birlikte başladı ama, ne yazık ki ömrü vefa etmedi…
Yıllarca sakındığı kelimeleri ifade edemeden, suskun, sessiz gitti…
25 yıl önce bugün; 31 Ocak 1992’de soğuk ve donuk bir kış gününde hayata veda eden babam aynı zamanda iyimser biriydi.
İnsanların başına ne tür felaket gelirse gelsin, onları teselli etmesi bilirdi. İnsanlara yaşama sevinci aşılar, ümit verirdi…
Öldüğünde İstanbul’daydım. Gece Van’a kalkan uçak bulamadım ve bütün gece ağladım…
Ertesi gün cenazesine yetişemedim. İki metre kara ve eksi 20 derece soğuğa rağmen gecenin karanlığında toğra verildi.
Ve aradan tam 25 yıl geçti…
Anılar içimde inceden inceye kanıyor şimdi…
Bugün Köln’de her zaman olduğu gibi karanlık ve kasvetli bir hava var. Ve pencereden baktığım her defasında bu gün de karşımdaki mezarlığı görüyorum…
Bu gün mezarlığa bakınca ama, bundan 100 yıl öncesi milli boğazlaşmadan kaçan annesinin kundağında ölüp ölüp dirilen; ülkesini terk etmiş göçmen bir bebek görüyorum…
Mezarlık bu gün, öznesi olduğu bir tarihi ardında bırakan ve başka bir tarihin nesnesi olmak zorunda kalan Azeri bir kadını, sürgün yemiş Kürt bir babayı ve onların kanatları altına aldıkları minik bebeği kucaklıyor…
İçindeki hızı düşürmeyi başaramayan, hızlı yaşamış ve deyim yerindeyse hayatın üzerinden atlamış benim önümde duran mezarlıktan, geçmiş zamanı zehirleyen ve anımsamayı bazen bir işkenceye dönüştüren keşkelerin, özlemlerin, umutların ve hayal kırıklıklarının anlamlarını kaybettiği uçsuz bucaksız bir boşluk yükseliyor…


 
31.01.2017
gunayaslan@hotmail.de
 
 
Loading...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.